Transgender/trans teriminin bana uygun olduğunu anladığımda 30 yaşına basmıştım bile. Ama problem bende değil, bana anlatılagelen hikayedeydi.

Yves Rees

Çok uzun bir süre boyunca, gerçekten trans olmadığıma emindim. Kadın olarak yaşamanın, derimi yırtarak dışarı çıkma isteği uyandırdığını biliyordum ama hayat hikayemin trans hayat hikayelerinin olması gerektiği gibi gelişmediğinin de farkındaydım.

Trans deneyimini oluşturan yapıtaşları hakkında bana öğretilen: Transların “yanlış bedenlere doğduğu”, çok erken çocukluk döneminden itibaren kimliklerini gösterdikleri ve atanan cinsiyetlerinin onlara kurduğu tuzakları reddettikleri yönündeydi. Büyüdükçe kendi oldukları gibi yaşamak adına inatla mücadele eder, çoğunlukla da sosyal anlamda aforoz edilirler. Hormon kullanarak ve ameliyat olarak tıbbi cinsiyet uyum süreçlerine başlama arzusu taşır, bunun için ellerinden geleni yaparlar. Amaçları “gerçek” bir erkek ya da kadın olarak yaşayarak ikili cinsiyet sistemine tekrar asimile olmaktır. Bunların hiçbiri benim için geçerli değildi. Atanmış cinsiyeti kadın olarak geçirdiğim çocukluğum süresince hiçbir zaman kendimi oğlan olarak tanımlamadım/görmedim. Ağabeyimi idolleştirdiğim ve erkek kriket takımında oynadığım doğru ama hava atmaktan zevk aldığım bir Barbie koleksiyonum, melek kanatlarım ve pembe t-shirtlerim de vardı. Uzun sarı saçlarım ve giyinip süslenmeyi sevdiğimden erkek Fatma olmadığım da barizdi.

Ergenliğe girdiğimde, vücudumla olan ilişkim bir cehenneme dönüşmeye başladı, yeme bozukluklarım vardı ve takıntılı derecede spor yapmaya başlamıştım – şimdi bunların genç translar arasında çok yaygın olduğunu biliyorum. O zamanlar, 2000’lerin başında yemek yemeyi reddetmek, vücudunu Keira Knightley ve Paris Hilton’ın iskeletini belli eden fiziğine benzetmeye çalışan bir genç kızın can sıkıntısını çok tipik bir şekilde ifade etmesiydi.

Problemin sözde kadınlığımdan kaynaklandığını düşünmüyordum. Bana bir kız olduğum söylenmişti, bu atamayı sorgulamak aklımdan bile geçmemişti.

Aslına bakarsanız, trans kimliğinin bana uygun olabileceğini düşünmeye yaşım 30’a erdiğinde başladım. O zaman bile deneyimim trans hayat deneyimine uymuyordu. Kadın olmadığım kafama dank etmesine rağmen, erkek olmadığımı da biliyordum. Aslında ne olduğuma dair pek bir fikrim yoktu. Testosteron almaya da niyetim yoktu – gerçi terapistim bu duruma çok üzüldü çünkü hormon terapisiyle başıma musallat olan cinsiyet belasını bir kerede çözmeyi öneriyordu.

Hâl buyken, tam anlamıyla trans olamazdım. Gerçekten trans olsaydım, daha önceden bilmez miydim? Daha az şüphem olur, kendime daha fazla inanmaz mıydım?

Çok yavaş bir şekilde hatamı fark etmeye başladım. Farklı hayat deneyimlerine sahip trans ve cinsiyet çeşitliliğine sahip (TGD[i]) kişileri yakından tanıdıkça, yaşadığım trans kimlik hırsızlığı sendromumun (imposter syndrome) nerden geldiğini anlamaya başladım. Problem bende değil, bana anlatılan hikayedeydi.

Trans olmak hakkında bana neredeyse reçetelendirilmiş şekilde anlatılan kısıtlı hikâye havuzunda -ki çoğu tıp ve popüler kültür ürünüdür- trans deneyiminin karmaşıklığı ve çeşitliliği görünmez kılınıyordu.

Gerçekte ise her trans birey çocukluğunda kendini trans olarak tanımlamıyor, çoğu kişi yetişkinliklerinin ortalarında cinsiyet uyum sürecine başlıyor. Bazıları tıbbi müdahale istemiyor, çoğu kişiyse ikili cinsiyet sisteminden uzak bir yere konumlandırıyor kendini.

Trans olmanın ya da davranmanın doğrusu yok, hatta, kaç çeşit trans hikayesi olduğu kaç trans bireyin olduğuna bakar. Trans olmanın tek koşulu, atanan cinsiyetinizle toplumsal cinsiyet kimliğiniz arasında bir uyuşmazlık hissetmeniz – güvenilir olması için sizin teşhis etmeniz gereken oldukça kişisel bir duygu; kıyafetleriniz ya da ilgi alanlarınız gibi dışarıdan bakarak fark edilebilecek bir şey değil. Bu uyuşmazlığın ötesinde, her şey serbest. Bir kimlik olarak Trans çok sayıda varoluşu kapsıyor, kurallara karşı koyuyor ve sınırları belirsizleştiriyor. Gücü de tam olarak burada yatıyor.

Translar ve natranslar arasındaki çizgiyi bulandırdığından, bu gerçeklik biraz rahatsız edici olabilir. Trans olmak birden fazla şekilde mümkün, kolayca teşhis ve zapt edilemeyen bir hâl aldığında, bu başkaldıran kimlik tıbbi çerçevenin dışına çıkıp daha genel olarak topluma karışma potansiyeli taşıyor. Ve bu olasılık biyolojik cinsiyetle sınırlı kurdukları katı ikili cinsiyet rejimini savunmaya ant içmiş patriyarkal güçler için bir tehdit unsuru oluşturuyor.

Ancak, transların özgürleşmesi için çalışmaya devam ederken trans olmanın birçok hâli olduğunu gören ve bunun atlanamayacak kadar önemli bir şey olduğunun altını çizerek gösteren hikayelerin paylaşıldığından emin olmalıyız. Karman çorman hayat hikayemi bir otobiyografiye dönüştürme fikrimin altında yatan en büyük motivasyon buydu. “All About Yves [Yves Hakkında Her Şey]” kitabını yazdım çünkü şüphe, muğlaklık ya da geç kalmışlığın hakiki trans deneyimine ters düşmediğini; hatta translardan nefret eden bir dünyada kendini bulma yolunda kaçınılmaz ve ortak deneyimler olduğunu göstermek istedim.

Aslında her şeyden çok trans olmayı tanımlayan kurallar kitabını ateşe vererek, konvansiyonel senaryolara uygun hayatları olmamış TGD bireylerin de kimliklerini olumlama arzum vardı. Çünkü birinin daha kendine dair bilgilerini sorgulamasını ve yeterince trans mıyım diye sormasını istemiyorum. [Deneyiminin] nasıl olduğundan bağımsız bir şekilde, trans hissediyorsan, transsındır.

Çeviren: Deniz İnal

Bu yazının orijinali 31.8.2021’de The Guardian’da yayınlanmıştır.

[i] Trans ve gender diverse (trans ve cinsiyet çeşitliliğine sahip) teriminin kısaltması (ÇN).

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 + fourteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.