Leda’nın Nina’ya bakarken gördüğü sadece bir kadının annelik deneyimi değil, bütün dünyanın görmeyi reddettiği, yok saydığı, kafasını çevirdiği bir deneyim.

Karanlık Kız, Elena Ferrante’nin aynı isimli romanının Maggie Gyllenhaal tarafından yazılıp yönetildiği uyarlaması ve Gyllenhaal’un ilk uzun metraj filmi. Ferrante, Karanlık Kız’ın uyarlanması için kitabının haklarını Gyllenhaal’a kendisi yönetmesi şartıyla vermiş. Ferranteseverlerin derinden anlayacağını düşündüğüm bu detay ile başlamayı bir zorunluluk olarak hissediyorum. Her ne kadar bu yazı film hakkında olsa da, bir Ferrante kitabı uyarlaması olması, en azından Ferranteseverler için filmin alımlanmasını önemli bir şekilde etkiliyor ve bu durum yazıya da kaçınılmaz şekilde sızıyor. Buradaki etki, bir edebi eser ve film karşılaştırmasından değil, Ferrante eserleri arasında var olan çapraz referanslar, ortak tema ve duygulanımlardan kaynaklanıyor. Annelikle ilişkili duygular ile anne-çocuk arasındaki ilişkinin her iki taraf için hissettirdiklerine dair karmaşık, karanlık, hissetmeye alışkın fakat okumaya yabancı olduğumuz bir yazın sunmak bu ortaklıkların sadece biri. Karanlık Kız’da anlatılan hikaye de tam olarak buna dair.

Karanlık Kız filmi, dalgalar üstüne vururken neredeyse baygın bir şekilde sahilde uzanan bir kadının yakın plan görüntüsüyle başlıyor. Filmin final sahnesinden bu kesit, bir sonraki sahnede otomobilinde tek başına tatilini geçireceği eve doğru seyahat eden kadını bekleyenin huzurlu bir tatil olmadığının habercisi. Bu huzuru ondan alacak olan, saklı olanı kaşındığı yerden çıkaracak olan ise bir başka kadın. Daha doğrusu bir başka kadının deneyimine tanık olmanın kendine bakmayı kaçınılmaz kılışı. 48 yaşındaki İtalyanca çeviribilim profesörü Leda, 20’li yaşlarının başında, küçük bir kız annesi Nina’ya baktıkça kendi gençliğini anımsamaya başlıyor. Bu anımsama önce araya giren tatsız anılar görünümünde iken zamanla hatırlama edimine dönüşüyor ve geçmişe dönüş biçiminde doğrusal bir anlatı olarak sunuluyor. Böylelikle bugünkü Leda ile onun hatırladığı 20’li yaşlarında genç iki çocuk annesi bir akademisyen adayı Leda’nın hikayesi paralel olarak anlatılma imkanına kavuşuyor. Bu iki anlatının anneliğe dair sunumlarından önce, bu anlatının oluşmasına sebebiyet veren, bir başkasının deneyiminin kendine dair düşündürme hâlinin basit bir hafıza tetiklenmesinden öte kadınlık durumuna dair anlam oluşturmamıza olanak tanıyışına bakmak istiyorum. Zira filmin biricikliği de, temsil alanında yer bulamamış bu deneyimlerin, kadınların sessiz bilgisinin açığa çıkabileceği bir alan yaratmayı başarabilmesinden geliyor. Leda Nina’yı merakla izlerken sadece kendi geçmişine gitmiyor, aynı zamanda kendi deneyiminden hareketle Nina’nın içinde bulunduğu durumu, yorgunluğunu ve hislerini kavrıyor. Bu kavrayış, kadınların birbirilerine bakışları, bakarken gördükleri sıradan ama bir o kadar da mahrem anlar, feminist bir görme biçimine dönüşüyor. Feminist görme biçimi ifadesi ile, kadınların bedenlerine, konuşmalarına, eyleyişlerine bakarken sıradanlaştırma, önemsizleştirme, doğallaştırma gibi patriyarkal stratejiler yoluyla görünmezleştirilen deneyimlerini hatta dünyadaki varlıklarını açığa çıkaran bir bakışı kastediyorum. Leda’nın Nina’ya bakarken gördüğü sadece bir kadının annelik deneyimi değil, bütün dünyanın görmeyi reddettiği, yok saydığı, kafasını çevirdiği bir deneyim. Annelikle birlikte bedenin bir çocuğunkine yapışık, zihnin onun varlığından ayrılamaz hale gelişi. Bir çocuğu sevmek fakat bazen katlanamamak. Fiziken ve ruhen kendisine zarar verildiğini hissetmek ama sesini çıkaramamak, çıkardığında pişmanlık duymak ya da anneliğinin sorgulanmasından korkmak. Zamanını, bedenini, duygularını ele geçiren bu yeni var oluş halinin altında özneliğini kaybederken bu hâli sevmek zorunda olduğuna kendini ikna etmeye çalışmak.

Her geçmiş anlatısı, bugünün gözünden, bilgisinden ve ihtiyaçlarından kurulur. Leda’nın kendi gençliğini hatırlama biçimi de izleyiciyi bugünkü Leda’nın gözünden Leda’nın gençliğine götürüyor. Nina’ya nasıl bakıyorsa kendi gençliğine, onu çaresiz bırakan, pişmanlıkla hatırladığı anlara da benzer bir biçimde bakıyor. Kendisini boğan, ezen anların yanı sıra kaçma sıyrılma isteğini, özne olma arzusunu yansıtan anları birlikte hatırlaması, neden sonuç ilişkisi kurmaktan öte, deneyimin karmaşıklığını ve kadınlık deneyiminin gerilimini gösteriyor. Her ne kadar Leda’nın gördükleri ve anımsadıkları filmin anlatısını oluştursa da sadece bakma, adlandırma ve anlatma kudretine sahip bir özne değil, aynı zamanda bakılan, adlandırılan ve anlatılan bir karakter Leda. Daha da önemlisi tüm bunlara dair yapılan sessiz anlaşmaların öznelerinden biri. Nina Leda’yı, tek başına sahilde varoluşunu, kendisinin arzu ettiği fakat yapacak gücü bulamadığı resti ailesine çekebilen bir kadın olarak hayranlıkla izliyor. Görüldüğünü fark ederek anlaşılabilme imkanı ile yaklaşıyor Leda’ya. Özellikle kızı Elena’dan bunaldığı anlarda yardım arayan gözlerinin Leda’nın bakışları ile birleşmesi filmin annelik ile ilgili en güçlü sözünü oluşturuyor.

Bakışlar tabii kadınlarınkiyle sınırlı değil. Bu noktada filmden bir adım geriye çekilerek Ferrante’ye dönmek isterim. Kadınların hikayeleri ve birbirleriyle ilişkileri üstüne kurulu anlatılarında erkeklerin rolü her zaman kuvvetli olsa da Ferrante genellikle onları ana kahraman olarak sahneye almaz. Varlıkları aktif rolleri ya da sessiz varlıkları ile (hatta kimi zaman öldükten sonra evde asılı duran fotoğrafları ile) kadınların hayatlarını baskılayan, kontrol altına almaya ve sömürmeye çalışarak hayatlarını daraltan etki yaratır. Aşk ve arzu ilişkilerinde ise bu baskı dışında temsil edildiklerinde de kadınların hayatlarının biricik anlam ve varlık nedenini aşık olunan erkeğin oluşturduğu patriyarkal aşk anlatısından uzak, aşkı kadının kendi yolculuğunda bir durak olarak ele alan anlatılar kurar. Filmde benzer bir etkinin oluşturulduğunu görebiliriz. Erkeklere verilen az diyalog ve role rağmen, özellikle de bakışları aracılığıyla kadınları denetleyen ve baskı uygulayan bir pozisyondalar. Leda’nın kaldığı evi çekip çeviren adamdan, Nina’nın ailesindeki maço adamlara, ailenin güçlü kadın figüründen küçük çocuklara, Leda’nın eski kocasından fakültedeki profesöre her biri bakışları ile izleme, kontrol etme, adlandırma, tehdit etme ve yerini bildirme gücünü kullanıyor. Tüm bu bakışlar, kadınların üstündeki, yaşamlarını biçimlendirici etkisini açığa çıkarmaya yarıyor. Erkek egemenliğinin gündelikliğini, yarattığı duygulanımları ve bunların kadınların hisleri ve seçimleri üstündeki etkisini gösteriyor.

Ezici sorumluluklar

Filmin anneliğe dair sunduğu temsil, kadınların anneliğe karşı hissettikleri arzu, mecburiyet, neşe, yük gibi farklı ve karmaşık deneyimleri birlikte içeriyor. Leda, “ben doğaya aykırı bir anneyim” diyerek kadınların ağzından annelikle ilgili çıkması beklenmeyecek bir yüzleşmeyi sunuveriyor. Anneliğin kadınların doğal yazgısı olduğunu söyleyen patriyarkal söylemin karşısına kendi gerçekliği ile geçiyor. Anne olmuş bir kadının anneliğe uygun olmadığını söyleyebilmesi kendisi ile, toplum ile, çocuğu ile, patriyarka ile bir dizi yüzleşme ve çatışma sonucunca yüzeye çıkan bir cümle. Filmde annelik üstüne uzunca tartışmalara açık pek çok sahne varken, anneliğin kadınların üstündeki yükü yalnızca Leda tarafından söz dökülüyor: ezici bir sorumluluk olarak annelik. Kadınları duygusal ve fiziksel olarak ezen, bir defa anne olundu mu geçmeyen bir ezilme. Nasıl ki bakışlar görülemeyeni görünür kılıp, yakın planlar o anlara mahrem bir yakınlık duymaya olanak tanıyorsa anne çocuk birlikteliğine dair gösterilen anlar da anneliğin hissedilme biçimini açığa çıkarıyor. Çocuğunun fiziken canını yaktığı bir an, çocuğunun seni yok ederek kendisini var etme arzusuna tanık olmanın dehşeti, çocuklardan uzakta olmanın keyfini saklama mecburiyeti, kaybetmekten duyulan korku, kötü davranmaktan duyulan pişmanlık, paylaşılan fiziki ve duygusal yakınlığın mahremiyeti. Ezici sorumluluk bu anlar kadar, belki daha da çok, bu anlardan kaçışların hatta kaçma arzusunun yarattığı açmazı anlatıyor. Bu kadar mutsuzluğa rağmen bir kadın ya kendi hayatını yaşamaya karar verirse. Ya çocuklarını bırakıp giderse, kariyerini düşünürse, arzularını dinlerse. Ya bencilce davranırsa. Bir diğer ifadeyle her insanın kendi yaşamında etrafıyla ve kendisiyle ilişkisine dair aldığı kararları çocukları olan bir kadın alırsa ne olur? Leda’nın yıllar geçmesine rağmen içinde taşıdığı huzursuzluk, çocuklarından üç yıl ayrı kaldığı zamanı harika olarak nitelendirirken gözyaşlarını tutamamasına neden oluyor. Kendi hayatı için aldığı kararı ve sonrasında geri dönmesini ise “bencilim” diyerek açıklıyor. Kadınların kendilerinden beklenen hayatları yaşamaları ile arzuları/hayalleri peşinden gitmeleri arasındaki gerilim bir tarafın seçilmesi ile ortadan kalkmıyor hatta hafiflemiyor bile. Patriyarkanın kadınların hayatlarından çaldıkları arasında bu gerilim ve huzursuzlukla yaşama mecburiyeti de var. Kadınların istemediği hayatları yaşamalarının sıkıntısı daha anlatılabilir, temsil edilebilir bir duygu iken; kendi seçimlerini yaşadığında dahi kendini hep sorgulatan, kararlarından şüphe eder halde bırakan, kararsızlık hakkından, bencillik yapma özgürlüğünden, arzularının peşinden gitmekten utanmama lüksünden mahrum eden duyguların anlatılabilir ve konuşulabilir olması çok daha zor. Çünkü önce kendi hayatını yaşama alternatifine sahip olmak gerekiyor. Kadınların alternatifsiz bırakıldığı dünyada, temsil ve anlatı olanakları da benzer bir alternatifsizliğe mahkum kalıyor. Karanlık Kız bu anlamda bir alternatif alan açmayı başararak bu gerilim halini temsil yoluyla anlatılabilir hale getiriyor. Belki filmin ana çatışmasının aktörü oyuncak bebeği de bu gerilimin sembolü olarak düşünmek mümkün olabilir. Leda’nın geçmişi artık kendisinin değil. Temizleyip yeni elbiseler giydirse de karnındaki suları boşaltamadığı, ağzından pis suların sızdığı bebek gibi geçmişi de düzeltilebilmekten çok uzakta. Geriye sadece kendini kabul etme gücüne sahip olmak kalıyor. Filmin açılışında ilk defa gördüğümüz final sahnesi bu anlamda bir yeniden doğuş olarak düşünülebilir. Gerilim ile halleşerek ortadan kaldıran değil kadınların ortak deneyimini görerek kendi anlatısında ezilmemeye karar verme gücü feminizmin mümkün kıldığı bir yeniden doğuş değilse nedir?

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.