Bu direniş topluma uyum sağlamayanların direnişi. Seçilmiş aileleri ile birbirlerinin yaralarını saran, uyumsuzluklarını kucaklayan, birbirine yoldaş olan, aşkın herhangi hali ile birbirini de seven bir direniş bu.

Dikkat: yazı spoiler içermektedir.

Malum ekonomik krizde, kitap ihtiyaçlarımızı ağırlıklı olarak dijital platformlardan almamız indirimler sebebiyle kaçınılmaz. Çizgi romanlar da hem gittikçe pahalanıyor hem de büyük bir kısmı çevrilmiyor. Arkadaşımla otururken hadi gel çizgi roman dükkânı gezelim dediğinde, aslında kitapçı gezerken sürprizlerin ihtimalinin büyük bir potansiyel taşıdığı ile yüzleşmek heyecan verdi.

Ağzımın suları aka aka kitapları karıştırırken bir kadın uzandı arkadaşımla benim ortamdan ve dikkatimi o ana kadar çekmemiş olan kitabı eline aldı sonra bırakıp kayıplara karıştı, o an göz göze geldik “Baby Blue” ile. Kapağındaki melankoli beni çekerken konusu ile anında kasaya yöneldim.

Bim Eriksson’ın yazıp çizdiği Baby Blue üzülmenin yasaklandığı, duyguları hareketlendirecek müziklerin yasaklı listede olduğu bir distopyada geçiyor. Bu dünyada melankoli, hüzün gibi duygularda Psikiyatri ve Halk Sağlığı Birimi tepenize çöküp sizi hastaneye götürüyor.

Toplumla ilgili düşünemez, önünüzde birisi ölse bile “normal” üzeri bir tepki veremezsiniz. Bu hastaneye götürülünce kaybolanlar da vardır. Ama baskının olduğu yerde direniş de vardır!

Kahramanımız Betty Pott (aslında dead-name olacaktır bu), bir kahve dükkanında çalışmaktadır ve müşterilere sürekli güleryüzle hizmet vermekte zorlanmakta, ama bu duygu durumunu da “yanlış, uyum sağlayamayan birisi” olarak değerlendirmektedir. Bir gün Google aramalarına “nasıl mutlu olunur”, “benim neyim var”, “hayat hep böyle mi olacak” gibi sorular yazdığında kapısı anında “sosyal rehber”ler tarafından çalınır ve hastaneye götürülür. Hastanede tavşan maskeli Berina ile tanışır, öykü de buradan sonra tadından yenmez. Aslında beyaz tavşanı takip ederek harikalar diyarına giden Alice’in güncel öyküsüdür Baby Blue. Bu çizgi romandaki harikalar diyarı queer bir özgürleşme mücadelesidir.

Berina, Betty’yi bir partiden kaçırır ve yeraltı örgütüne getirir. Adeta bir “mother” olan Hazel’ın evinde Betty, duygularında yalnız olmadığını görür. “Toplumdan nefret edenlerden misin, yoksa nefret edilen misin; aksi takdirde buraya düşmez kimse” derler. Ve buraya adım attığı anda adı “Baby” olur artık Betty yoktur. Karakterlerinin cinsiyetlerinin anlaşılmaması ile, ismini kendisi seçen karakterleri ile, transfobi karşıtı söylemleri ve seçilmiş ailesi ile direnişi ile Baby Blue öyküsü tam bir queer öyküye dönüşür. Bizim öykümüzdür anlatılan.

Ursula LeGuin’in Yerdeniz serisinde “isim” çok önemlidir, ismi bilenin senin üzerinde de büyük etkisi olabilir, isimler saklanır, biz de satırlar arasında isimleri öğrendikçe tüylerimiz ürperir. Bizler de doğduğumuzda çeşitli isimler atanır bize. Bazılarımız atanmış adını kabul etmez, kendi seçtiği isimle kendisini doğurur. Baby Blue’nun öyküsünde de Betty normatif dünyada kalır, direnişle kendisini bulan Baby Blue olur.

Grafikleri harika olan ve öykü temposu hiç düşmeyen çizgi romanda detaylar da harika. Berina evde feminist punk grubu “Bikini Kill” yazılı t-shirt giyer. Bazı karakterler maskelidir, ancak bu maske sadece gizlenmeye dair bir metafor değildir, “kendini ifade şekli, bir tür serbestlik, rahatsız etmeden dolaşabilme, vs.” olabilir. Kişinin kendisini daha rahat ifade ettiği bir drag personası olarak da düşünülebilir belki.

Öyküde topluma uyum sağlayamayanların “norm dışı” kabul edilmesi ve devletin hastanede ilaçlarla uyuşturarak ya da “kaybederek” bu kişilerle uğraşmasına karşı bu yeraltı örgütünde Berina’nın bir başa çıkma yöntemi daha var. “Deli”lik. Aslında bu heteropatriyarkal toplumda kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak ya toplumun bize yapıştırdığı bir etiket bu ama bir direniş olarak da onu alıp sahiplenip evet deliyim demek tüm normları savuşturma yöntemi belki. Aysel Gürel’in deliliğinde, Banu Alkan’ın, Marilyn Monroe’nun “aptal sarışın”mış gibi davranmasından tanıyoruz bunu. Berina da her hasteneye götürüldüğünde deli bir kadın performansı sergiliyor, bu da “sosyal rehber”lerin onu rahat bırakmasını sağlıyor. “Delirmiş bir kadın olarak kaba, gürültücü ve duygusal olarak güvenilmez olmalısın. Tercihen önüne gelenle yatan ve cinsellikle karşındakine meydan okuyan biri… bu imaj her zaman işe yaramıştır” diyor Berina.

Direnişi yüceltmiyor, bunu yaparken de kendileri şiddetsiz eylemlerde bulunan bir ekip olduklarını belirtip ancak şiddeti tercih eden hanelerin olduğunu da söyleyerek buna da cepheden bir karşı dil oluşturmuyor. Hazel da “her kadının kapısını kilitleyip güvende hissedebileceği bir odası, yeteri kadar parası ve belki de bir silahı olmalı” diyor; şakasına…

Baby, öykünün sonunda Baby Blue oluyor direnişe tamamen katıldığında. Bu direniş topluma uyum sağlamayanların direnişi. Seçilmiş aileleri ile birbirlerinin yaralarını saran, uyumsuzluklarını kucaklayan, birbirine yoldaş olan, aşkın herhangi hali ile birbirini de seven bir direniş bu. Heteropatriyarkal kapitalizmin beklediği “Temiz zihin”e karşı huzursuz ruhların örgütlenişinin öyküsü. Aşk da devrim de bu örgütlenişten çıkıyor kuşkusuz.

Beyaz tavşanı takip edip tavşan deliğinden direniş evine giden yolda buluşalım, fonda “Rebel Girl” dinleme tavsiyesidir… (Şarkıdaki rebel girl ‘best friend’ olmak zorunda değil).

https://www.youtube.com/watch?v=Mjk5lza9LsU

Not: Çizgi romanı okuyanlardan da duygu düşüncelerini duymak isterim… 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.