Kesişimsellik ve evrenselcilik arasındaki, çoğu zaman olduğu gibi kabul edilen ayrışmalar, özellikle feministler arasında çok zararlı bir bölünme üretir ve bu bölünmeyi sürdürür. Yine terimleri netleştirmeye çalıştığımız sürece bu ayrışmalar solmakta ya da daha doğrusu yerini ortak mücadeleler için geniş bir fikir birliğine bırakmaktadır.

Amerika,1943

Christiane Marty, Catherine Bloch London, Christine Mead, Josette Trat, Marielle Topelet

Son yıllarda feminist hareket içinde “evrenselci feminizm” ve “kesişimsel feminizm” olarak isimlendirilen iki akımla birlikte feminizmde bir bölünme oluşmuştur. Pek çok medya bu karşıtlığı benimsemiş “evrenselciler” ve “kesişimciler” arasında uzlaşmaz iki kamp oluşturup bu kampların “ad hoc” temsilcileriyle ekranlarda yüzleştirmeler yaparak meseleleri açıklığa kavuşturmak yerine izleyici toplamakla ilgilenip bu bölünmeyi körüklemiştir. Bu ayrışma feministlerin hâlihazırda var olan ve aciliyetle mücadele etmesi gereken sosyal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla mücadele etme gücünü bir hayli zayıflatmaktadır.

Bu metinin yazılış amacı “evrenselci” ve “kesişimsel” feminizm arasındaki ayrımın büyük ölçüde yapay ve sağduyudan yoksun olduğunu göstermektir. Kavramların anlamları üzerinde mutabık kalınsa ve bu kavramlar yaygın olarak kullanılsa bile kavramlar günümüzde karıştırılıyor veya manipüle ediliyor. Bir yandan evrenselcilik, ırkçılığı ya da ayrımcılığı gizleyen soyut bir kavram olarak değil -ki bu yine de günümüzdeki mevcut realiteyi ifade ediyor- bir ideal, ulaşılması gereken bir hedef olarak anlaşılmalıdır. Öte yandan ise, kesişimsellik, egemenliğin farklı ilişkilerini (sınıf, cinsiyet, ırk) dikkate almak için temel bir analitik araçtır ancak bu toplumsal egemenlik ilişkileri arasında bir hiyerarşi kurulmasına veya kimlik çatışmalarının oluşmasına zemin hazırlamasına yol açmamalıdır.

Bu nedenle bu metnin amacı farklı feminist görüşler arasında -bir tarafta yeni diğer tarafta ise eski akım- yapay olarak oluşturulmuş karşıtlıklardan kaçınmaya yardımcı olmaktır. Tüm feminist görüşler ırkçılık, sınıf mücadeleleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve homofobi gibi konularda ortak mücadele arzusu ile bir araya gelmelidir.

Metinde ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde kesişimsellik kavramının ortaya çıkış bağlamını gözden geçirecek (1), sonra ise Amerika Birleşik Devletleri’nden çok farklı bir bağlamda olan Fransa bağlamında, 1970’lerin feminist hareketinin ataerkillik, kapitalizm ve emperyalizmin birleşik baskısıyla ilgilendiğini ve bu şekilde isimlendirilmese de kesişimsel bir yaklaşım uygulandığını hatırlatacağız (2). Üçüncü kısım ise, kendimizi belirli yorumlardan, çarpıtmalardan veya kesişimsellikten sapmalardan uzaklaştırmamıza yardımcı olacaktır (3). Sonuç bölümünde ise, kesişimsel ve evrenselci feminizmimizin anlamı özetlenecektir.

Özetle;

  • Kesişimsellik kavramı nereden geliyor: Amerikan Siyah feminizminin etkisi
  • Fransa bağlamı
  • Kesişimsellik: Gerekli birkaç açıklama ile

Kesişimsellik kavramı nereden geliyor: Amerikan Siyah feminizminin etkisi

Kesişimsellik kavramı, 1980’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Afrikalı-Amerikalı hukukçu Kimberle Crenshaw tarafından formüle edilmiştir. Kesişimselcilik düşüncesi, 1960’larda ortaya çıkan ve aynı zamanda 1970’lerde Siyah feminizm çalışmalarından ilham alan ayrımcılıkla mücadele hukuku ve içtihat hukuku bağlamında oluştu.

Afrikalı-Amerikalı kadınların büyük ölçüde katıldığı sivil haklar için kitlesel seferberliklerin ardından 1960’ların ortalarına kadar (Sivil Haklar Yasası, 1965) Güney’de ırk ayrımcılığı sisteminin kaldırılmadığını hatırlamakta yarar var. Bu durum halen yürürlükte olan çeşitli ırk –ve aynı zamanda cinsiyet– ayrımcılığının önüne geçmek için bir dizi önlem alınması zorunluluğunu doğurdu. Özellikle 1960’ların sonlarında pozitif ayrımcılık politikaları oluşturan bir dizi yasa bu atmosferde kabul edildi. Aslında bu yasaların amacı, tüm şirketlerde ve yönetimlerde Afrikalı-Amerikalı, Hispanik, Asyalı vb. kişilerin işe alınmasına destek veren kotalar oluşturmak ve kariyer gelişiminde ayrımcılığı mümkün olduğunca ortadan kaldırmaktı. Aynı şekilde üniversitede kadın istihdamı için de kontenjanlar oluşturuldu. Tüm bu önlemler, geleneksel erkek mesleklerinin kadınlara -adalette ve sağlıkta ve aynı zamanda işçi ticaretinde (fabrikalar, şantiyeler, madenler vb.)- açılmasını mümkün kıldı.

Kimberle Crenshaw içtihat hukukunu analiz ederek, yargıçların, Siyah kadınların karşı karşıya kaldığı cinsiyet ve ırk ayrımcılıklarını ve bunların etkilerini nasıl ayrı ayrı değerlendirmeye çalıştıklarını gösterdi [1]. Bu kadınlar, iki potansiyel ayrımcılık biçiminin kesişme noktasında durduğu halde, ayrı ayrı yapılan değerlendirmeler, onları bu tür ayrımcılıkla mücadele etmek için oluşturulan yasal araçlardan ve araçların yararlarından daha az fayda sağlar bir duruma getirmiştir [2]. Kimberle Crenshaw’ı toplumsal cinsiyet, sınıf ve ırksal atanmanın kesişen ve eşzamanlı etkilerinin analizine dayanan kesişimsellik kavramını oluşturmaya iten şey de tam da buydu [3]. Uzun zaman önce, iki Dünya savaşı arasındaki dönemde, Afrikalı-Amerikalı aktivist Claudia Jones’un, hem feminist hem de ırkçılık karşıtı mücadelelerde marjinalleştirilmiş siyah Amerikalı işçilerin özel konumları hakkında “üçlü baskıyı” vurguladığını unutmamakta fayda var.

Kesişimsellik kavramı, Siyah feministlerin çalışmalarından büyük ölçüde yararlandı. 1970’lerde, kürtaj lehine kitlesel seferberliklerin bir sonucu olarak bir rönesans yaşayan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki feminist hareket ezici bir çoğunlukla orta sınıf beyaz kadınlardan oluşmaktaydı. Siyah feministler, kadınları homojen bir sınıf olarak gören [4] ve siyah kadınların deneyimini ihmal ederek patriyarkaya karşı mücadeleye öncelik veren [5] egemen feminizmin temsilini sorgulamaya başlamışlardı.

Bu analiz aynı zamanda egemen Amerikan feminist hareketini, beyaz olmayan kadınların, işçi sınıfından kadınların ve lezbiyenlerin içinde olduğu farklı hiyerarşi biçimlerini reddeden “evrensel bir sınıfı” temsil ettiğini iddia ettiği için eleştiren beyaz bir kadın olan feminist teorisyen Adrienne Rich [6] tarafından da formüle edilmişti.

Jaunait ve Chauvin’e göre, medeni haklar için verilen mücadelelerden sonra, ırk sorunu “toplumsal seferberliklerin kilit göstergesi” haline geldi. Siyah feministler için kurtuluş stratejileri üzerine siyasi tartışmaya dahil olmak, farklı egemenlik ilişkilerinin eklemlenmesi üzerine teorik bir analizden daha önemliydi. Irk sorununa öncelik veren ve aynı zamanda siyah kadınların ezilmesine karşı savaşmayı reddeden Black Power Mouvement (Siyah Güç Hareketi) ile bir bölünme ortaya çıktı, taleplerinin kolektif mücadeleyi zayıflattığı, ya da çıkmaz ayın son çarşambasına ertelediği iddia edildi. Daha sonra ise çeşitli siyah kadın örgütleri oluşturuldu. Üyeleri açıkça eşcinsel olduklarını ifade eden kadınlardan oluşan ve her türlü ayrımcılığın dikkate alınması için savaşmayı hedefleyen Combahee River Collective’den bahsedelim. Jules Falquet’in [7] altını çizdiği gibi, bu kadınlar kolektif mücadele pratiklerinden yola çıkarak düşüncelerini geliştirmiş, sınıf boyutunu ve lezbiyenliği ön plana çıkarmışlardı. Kesişimsellik terimi ortaya çıkmadan önce, bir “baskı sistemi” kavramını önermişlerdi.

  • Fransa bağlamı

Fransa’da ise hikaye oldukça farklı. Bunu tam olarak anlamak için Fransa’da 1970’lerin ve bugünün yeni feminist dalgasının ortaya çıktığı bağlamlara biraz tarihsel bir bakış atmak faydalı olacak.

Mayıs 1968 hareketine katılan gençler, özellikle öğrenciler, önceki yıllarda Cezayir savaşına, daha sonra Çinhindi’nde Fransız sömürgeciliğinin yenilgisinin ardından Amerikan emperyalizminin önderliğinde Vietnam’daki savaşa karşı mücadele kapsamında siyasallaştılar. 1968 Mayısının ardından diğer öncelikler adına mücadelede yoldaşlarının sistematik ve ataerkil baskısı ve aynı zamanda düzeni koruma amacıyla sağcı hükümetlerin baskısıyla boğulan kadınlar, talepleriyle düzeni sarsmaya karar vermişlerdi. Bu feministler için mesele sınıf mücadelesini inkâr etmek değildi, asıl mesele kadınların kendi bedenlerini kontrol etme haklarını savunan bu feminist hareketin ışığında mücadeleyi zenginleştirme ya da aydınlatma; sokakta, aile içinde ya da iş yerinde cinsiyete dayalı şiddete direnme ve baskılara karşı kendi kendine örgütlenmekti. Dünyayı ve hayatlarını değiştirme arzusu, birkaç yüz bin kadının ücretsiz kürtaj ve doğum kontrolü hakkı için gösterilere kitlesel olarak katılmasına neden oldu. Bu talepler küçük bir entelektüel kadın çevresinde de sınırlı kalmadı. Özellikle “sınıf mücadelesi” feministlerinin, mahalledeki kadın grupları veya kadın sendikası komitelerindeki eylemleri sayesinde toplumun birçok kesiminde ateşli tartışmalara yol açtı [8].

Bu seferberlik esnasında patriyarkal baskıyı ve kapitalizmin birleşik baskısını ifade etmesi amacıyla Marksist kavramların uygunluğu üzerine düşünmek için bu mücadeleci ortamın ortasında bir teori arayışına girildi. Fransa’da Marksizm, militan hareketlerin büyük bir kısmı ve solun entelektüelleri arasında gerçekten de önemli bir referanstı. Aynı zamanda ülkede yaklaşık iki yüzyıldır süren sınıf mücadelelerinin gücünün sürekliliğinin ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Komünist Parti’nin gücünün de bir yansımasıydı.

Bununla birlikte, Mayıs 1968’den sonra Marksizm, dönemin Komünist Partisi tarafından taşınan ve aşırı solun çeşitli bileşenlerinin muaf olmadığı Stalinist dogmatizm yıllarından sonra büyük bir toz alma gerektiriyordu. Feminizmden ilham alan diğer tüm kavramlar arasında, Christine Delphy’nin de kuramlaştırdığı ev içi emek kavramı vardı [9]. 1980’lerde, “toplumsal ve cinsiyete dayalı iş bölümü”, “cinsiyetin toplumsal ilişkileri” veya “tözdeşlik” (consubstantialité) gibi başka kavramlar ortaya çıktı [10]. Özellikle sosyolog Danièle Kergoat tarafından ele alınan ve detaylandırılan bu üç kavram, biyolojik bir doğanın değil, toplumsal görevlerin bir işlevi olarak toplumun farklı alanlarında kadın ve erkeğin yerlerinin ayrı ayrı belirlendiğini belirtiyordu. Bahsedilen toplumsal işlevler: toplumsal görevler (kadınların işgücünün emeği ve yeniden üretimi, erkekler için prestij kaynakları olan üretim ve faaliyetler), kadın ve erkeklerin yer aldığı hiyerarşik ilişkiler, toplumsal ilişkiler, karşıt toplumsal grupları sorunlar etrafında özellikle de çalışmayla ilgili (tüm boyutlarıyla) karşıtlığa sokan egemenlik ilişkileri ve boyun eğdirilen grupların isyanlarının direnişidir. Toplumu anlamak için bu farklı sosyal ilişkileri dile getirmek önem taşımaktadır. Bu çerçevede Danièle Kergoat: “Sosyal ilişkiler çokludur ve bunların hiçbiri, yapılandırdığı alanın bütününü belirlemez. Birlikte toplumun dokusunu örerler ve dinamiklerini güçlendirirler: onlar bir bütündür.” demektedir.

  1. Kergoat ve diğer sosyologlar, kapitalist küreselleşme şartlarında aile içi görevlerin kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsiz paylaşımına karşı verilen tamamlanmamış feminist mücadelenin sonuçlarını göstermişlerdir. Bu durumun sonuçlarından biri batılı hükümetlerin feministlerin küçük yaştaki ve bakıma muhtaç çocuklara bakım vermek amacıyla ve kaliteli hizmet veren kamu hizmetleri taleplerini duymazdan gelip bu isteklerden uzak, ekipman ve kamu yatırımlarını azaltıcı politikalar uygulayıp çocuk bakımını ev içinde tutma çabalarıdır. Bu politikalar, çoğunlukla yabancı kökenli kadınların farklı statüler altında istihdam edilmesinin maliyetini üstlenmesi muhtemel olan kadınların -özellikle de yöneticilerin- yaşamlarını hafifletmektedir. Böylece yalnızca toplumsal hiyerarşinin tepesinde değil, kökenlerine ve eğitim düzeylerine bağlı olarak daha geniş toplumsal katmanlarda kadınlar arasında yeni bir aile ortamının yanı sıra yeni toplumsal farklılaşmalar da ortaya çıkmıştır. Bu, farklı sosyal ilişkiler arasındaki etkileşimin bir örneğidir.

Not: Cinsiyet/ırk/sınıf kesişimi yeni bir şey değildir. Danièle Kergoat’ın da altını çizdiği gibi, Flora Tristan’a gelmeden Fransa’da çok sayıda eser, egemenliğin dolambaçlılığı ve sınıf, cinsiyet, etnisite eşitsizlikleri gibi kavramların üstünde durmak için sömürgecilik sonrası çalışmaları veya Siyah feminizmi beklememiştir. Bugün hem uluslararası alanda hem de Fransa’da en yaygın olarak kullanılan formülasyon “kesişimsellik” formülüdür.

  • Kesişimsellik: Gerekli birkaç açıklama ile

Bugün sol görüşlü hemen hemen herkes kendini “kesişimselci” olarak adlandırmaktadır. Belki de solun kendisini “kesişimselci” olarak adlandırmasının nedeni tüm ülkelerdeki yeni proleterlerin hem kapitalist küreselleşme süreçlerine hem toplumsal cinsiyet ilişkilerine hem de “ırksallaştırma” süreçlerine ve sömürgecilik mirasının içinde bulunduğu toplumsal egemenlik ilişkilerine dair farkındalıklarıdır. Bu farkındalık adaletsizlik ve şiddet dünyasını değiştirmek isteyen herkes için oldukça cesaret vericidir. Bazı önemli açıklamalar yaptığımız sürece bu farkındalıktan mutlu olabiliriz.

Kimlikleri temelleştirerek muhakeme etmemek gereklidir

Sabit kimlikleri ‘haritalamak’ değil, tarihsel gelişimle bağlantılı sosyal kısıtlamaları ve ana sosyal ilişkilerin etkileşimini ve belirli bir toplumdaki yapılandırmalarını analiz etmek gerekir (Kergoat 2009). Bu nedenle bireyleri “beyazlar”, “siyahlar”, “Yahudiler”, “kadınlar”, “erkekler” vb. homojen kategoriler olarak sınıflamak her zaman sorunludur. Bu sınıflandırma sanki tüm beyazlar ya da siyahlar kolonyal veya post kolonyal sisteme aynı şekilde uyuyormuş gibi; ya da tüm kadınlar patriyarkal baskıyı aynı şekilde yaşıyormuş gibi bir izlenim verir.

Kesişimselliği yalnızca “ırk” ilişkisine indirgememek gereklidir

Örneğin işçi sınıfı mahallelerinden gençlerin uğradığı adaletsizlikleri sadece “ırk” ya da post kolonyalizm ilişkisi ışığında analiz etmenin pek bir anlamı yoktur. Bu, analizi fakirleştirmek ve siyasi bir çıkmaza girmektir.

Irkçı fikirler karşısında solun istifası 

Fransa’da 1980’lerin başına dönersek, hükümetin sol yönelimde önemli bir dönüm noktası vardı: François Mitterrand yabancılar için yerel seçimlerde oy kullanma hakkı vaat etmişti ancak bu asla saygı duyulmamış bir vaatti. 1983’te şiddeti ve ırkçı suçları kınamak için “Eşitlik Yürüyüşü” düzenlendi, Marsilya’dan Paris’e yürüyen gençler büyük bir ihtişamla karşılandı. Bu seferberlik göçmenler için on yıllık oturma izni almayı mümkün kıldı ancak durum çok hızlı bir şekilde kötüleşti -F. Mitterrand “hoşgörü eşiği” terimini bile kullandı- ve umutlar, özellikle popüler mahallelerde kendini hayal kırıklığına bıraktı. 1983 yılı, finansal piyasalara güven vermek için kabul edilen “kemer sıkma” politikasının dönüm noktası oldu. Aynı zamanda, Talbot Poissy’deki grevci göçmen oto işçileri, Mauroy da dâhil olmak üzere çok sayıda bakan tarafından köktendinci grupların manipüle ettiği başlıca unsurlar olarak adlandırıldı. Bu sağın, aşırı sağın ve ırkçı ideolojinin hakim olduğu bir güvenlik tırmanışına yol açtı. 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Dünya Ticaret Merkezi’nde veya 2015’te Fransa’da düzenlenen saldırılar ardından halk tarafından; göçmenler, Müslümanlar ve teröristler bir gözükmeye başladı. Irkçılık giderek sınırsız bir biçim aldı ve aynı zamanda politikacılar tarafından toplumsal taleplerden sapma aracı olarak da kullanıldı.

Bununla birlikte, işçi sınıfı mahallelerinde, işsizlikten, çeşitli ayrımcılık biçimlerinden, ırkçılıktan veya polis şiddetinden muzdarip bazı gençlerin, sosyal güvencesizliklerinin nedenlerini yalnızca ırkçılık veya sömürgeciliğin mirası olarak görmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, örneğin fast food restoranlarında, süpermarketlerde veya teslimat görevlisi olarak ihtiyaçlarını karşılamak için çalışan her iki cinsiyetten birçok genç ırkçılığın, çalışma koşullarını bozan sürekli kâr arayışının ve ayrıca toplumun tüm sektörlerinde çalışanların yaşadığı cinsiyetçiliğin kurbanı olduklarının farkındadır. Bu koşullar altında patronları, ırkçıları ve cinsiyetçileri geri püskürtmek için en etkili strateji, somutlaştırması çok zor olsa da mücadeleleri yakınsamak ve mücadelelerin izolasyonlarını kırmaktır.

“Beyaz feminizm” mi?

Bu açıdan bakıldığında, bir kez daha homojen bir bütün olarak ele alındığında, bazı feministlerin “beyaz feminizm” olarak adlandırılan şeyi karalamak için tekrarlanan çabaları yararsızdır. Birkaç yıldır Fransa’daki ve daha yaygın olarak Avrupa’daki feminist hareketin orta sınıf, entelektüel ve “beyaz feministler” tarafından yönetildiği fikri gelişti. Sömürgecilik ve Batı emperyalizmiyle suç ortaklığı sayesinde “beyaz kadınların” elde ettiği ayrıcalıklara dayanan sözde “Batılı bir feminizm” düşüncesi yüzünden anti-emperyalist ve anti-ırkçı mücadele zayıflayabilir [11].

Her şeyden önce, bu, Fransa’daki feminist hareketin tarihiyle ilgili bir gerçekliği yansıtmıyor. Daha 1970’lerde “sınıf mücadelesi” bileşeni, işçi sınıfı kökenli kadınlar ile göçmen kadınların mücadelelerini yakınsamak için çaba harcanmıştır [12]. Bunun bir örneği yine yakın zamanda göçmen oda hizmetçilerinin Ibis otelinde uzun süreli grevine destek verilmesi, feministlerle Sarı Yelekli (Gilets Jaunes) kadınlar arasında ortak genel kurulların düzenlenmesi veya feminist kadınların Sarı Yelekli alaylarına katılmasıdır.

“Beyaz kadınlar”ın, “beyazlar” kadar, çeşitli sorunlardan suçlanabilecek homojen bir grup olarak kabul edilemeyeceğini yine hatırlatmakta fayda vardır. Tüm özleştirmeler gibi, bu da önemsizdir. Beyaz nüfus arasında tarihte zulme (Yahudilere karşı kıyımlar) veya ayrımcılığa (Romenlere veya Romanlara karşı) maruz kalmış beyazlar da vardır. Aynı şekilde kadınlar, beyaz ya da siyah fark etmeksizin, işçi sınıfına mı yoksa egemen sınıfa mı ait olduklarına göre çok farklı durumlara maruz kalırlar [13].

O halde dekolonyal bir feminizm [14] talep etmeli miyiz?

Evet, eğer bu feminist bakışımızı Avrupa’dan uzaklaştırmak, dünyanın dört bir yanındaki kadınların ve feministlerin kölelik, sömürgecilik veya sömürgecilik sonrası mücadelelerini daha iyi hesaba katmak anlamına geliyorsa.

Yine aynı şekilde toplumlarımızda kolonizasyon yoluyla aktarılan mirası hesaba katmak söz konusuysa dekolonyal bir feminizm talep edilmelidir çünkü açıkça suç olan kolonizasyon yalnızca kendi zamanında Franz Fanon ve diğerleri tarafından tanımlanmış izler bırakmakla kalmadı. Aynı zamanda Fransız yönetiminde, özellikle de poliste, ırkçı uygulamaların farklı düzeylerde sürdürülmesine de katkıda bulundu. Sömürgeciliğin resmen sona ermesi, eski sömürgeci güç ile eski sömürgeleşmiş ülkeler arasındaki eşitsiz alışverişe, çoğu zaman eski sömürgelerdeki yozlaşmış liderlerin suç ortaklığına son vermedi.

Eğer amaç sömürgeciliğin tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir analizi benimsemekse, hayır. Sömürgecilik terimi artık aşırı sağ tarafından Fransa’daki göç sürecini belirtmek için kullanılıyor: eski sömürgeler Fransa’yı sömürgeleştirecek!

Yine aynı şekilde ırkçılığa karşı mücadele için dünyadaki feministlerin mücadelelerinin temelinde yatan kadınların bedenlerini erkeklerin kontrolünde olmadan özgürce tasarruf etmeleri hakkı, sosyal yaşantıda ve aile içinde erkeklere karşı bağımsızlık gibi temel amaçları öncelenmiyorsa cevap yine hayırdır. Bununla birlikte, örneğin bazıları için [15], artık mesele sadece ayrımcılık ve polis şiddeti karşısında “kardeşleri” ile dayanışmayı ileri sürmek değil, Afrikalı-Amerikalı feministlerin tam olarak sorguladığı gibi kayıtsız şartsız, basit ve bütünleşik eylemler yapmaktır.

“Beyaz ayrıcalık” fikrini doğrulamayın

“Beyaz ayrıcalığı” kavramı bu yersiz kategorizasyona aşılanmıştır. Sadece asılsız değil, aynı zamanda tehlikelidir. Temelsizdir, çünkü Afrika, Asya, Amerika ülkelerinin egemen sınıflarındaki “renkli” insanlarına kıyasla beyaz nüfus içinde işçilerin, işsizlerin, güvencesiz insanların ayrıcalıkları ne âlemdedir? Beyaz bir ayrıcalık fikrini benimsemek, tüm sosyal ilişkileri ten renginin üstünlüğüne indirgemek anlamına gelmektedir dolayısıyla kesişimsel analizin tam tersidir! Kesinlikle “beyaz” kadın ve erkekler, göçmenlerin ve göçmenlerin torunlarının yüzleşmek zorunda olduğu çoklu ayrımcılıklarla karşı karşıya değildir: eğitim geçmişleri, iş imkânları, işsizlik, konut, kentsel ayrımcılık, elbette şiddet ve hatta ırkçı suçlar; ancak, yine de birçoğu farklı türlü ayrımcılık ve eşitsizlikle karşı karşıyadır. Ancak her şeyden önce, ayrımcılığın yokluğunu bir ayrıcalığa dönüştürmek hem sapkın hem de siyasi açıdan tehlikelidir: ayrımcılık gerçeğinden kaçmak ve sözde ayrıcalıklı, dolayısıyla örtülü olarak suçlu belirleyerek sorunu tersine çevirmek anlamına gelen bir şeydir. Ancak ayrımcılığa uğramamamız ayrıcalıklı olduğumuz anlamına gelmez! Her şeyden önce standardı düşürmemeliyiz: ayrımcılığa uğramadan yaşayabilmek, iş sahibi olmak, barınmak vb. kesinlikle elde edilmesi gereken ve uğrunda savaştığımız haklardır, ancak ayrıcalık değildir! Örneğin, işi olan insanları, olmayanlara göre ayrıcalıklı olarak düşünmek ölümcül olacaktır.

Bu yanlış yönlendirilmiş ayrıcalık kavramı, temelde bireysel davranışa dayanan psikolojik ve suçluluk uyandırıcı bireyci bir bakış açısından da kaynaklanmaktadır. Bireyler arasında bir yüzleşmeye teşvik etkisine sahiptir. Aksine, eşitsizliklere karşı mücadeleye kafa yormak, toplumsal ilişkileri dönüştürmeyi amaçlayan üniter bir çerçevede (feminist, ırkçılık karşıtı, gençlik dernekleri, sendikalar vb.) kolektif bir tepkiye yol açar. Bu homojen toplantı pratiği ile çelişmez: bunlar, aynı ayrımcılık, ırkçılık veya cinsiyetçilik durumunda yaşayan belirli insanların deneyimlerini daha kolay paylaşma ihtiyacına zamanında yanıt verir. Bu toplantılar seferberlikte faydalı bir aşama teşkil etmektedir.

Kesişimselci feministler ve evrenselci feministler

Bizler hem kesişimselci feministiz -daha önce yukarıda açıklanan nüanslarla- hem de evrenselci feministiz. İddia ettiğimiz evrenselcilik de açıklığa kavuşturulmalıdır. Benimsediğimiz evrenselcilik insan ırkının birliğini ve eşitliğini onaylarken, çeşitli ve var olan ayrımcılıklara karşı kör olan, soyut vatandaşlık kavramı değildir. Evrenselcilik, medyadaki idealize edilmiş Batı dünyası ile dünyanın geri kalanı arasındaki gerici söylemleri ifade eden ve sıklıkla bunlara atıfta bulunan kişilerin söylemleriyle de özdeşleştirilmemelidir. Bu propagandacılar çoğunlukla kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm suçlarının yanı sıra kapitalist sömürü, ırkçılık ve toplumsal cinsiyet sorunuyla ve çeşitli yıkım biçimleriyle bağlantılı adaletsizlikler ve şiddet suçlarını da kâr ve zarar yoluyla aktarır. Ancak bu adaletsizlikler ve şiddet şu veya bu topluma özgü olmayıp, ne yazık ki tüm gezegeni ilgilendirmektedir. Feministler ve daha geniş anlamda kadınlar, gerçekliğin tamamen dışında olan evrenselin söylemine karşı dikkatli olmak için iyi bir konumdadırlar; İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar dışlandıkları 1848’deki (sözde) genel oy kullanma deneyimini hatırlayalım. Evrenselciliğimiz, ayrımcılığın yaşandığı koşullardan yola çıkan, alternatif politikalar önermek ve toplumsal ilişkileri değiştirmek için her geçen gün yaşanan eşitsizliklere karşı somut mücadelelere dayanan, ulaşılması gereken bir ideal ile ilgilidir. Tüm insanlar için somutlaştırılması gereken eşitlik, eğitim, sağlık, özgürlük, barış vb. evrensel hakların politik ilkesini onaylar.

Kesişimsellik ve evrenselcilik arasındaki, çoğu zaman olduğu gibi kabul edilen ayrışmalar, özellikle feministler arasında çok zararlı bir bölünme üretir ve bu bölünmeyi sürdürür. Yine terimleri netleştirmeye çalıştığımız sürece bu ayrışmalar solmakta ya da daha doğrusu yerini ortak mücadeleler için geniş bir fikir birliğine bırakmaktadır. Bu kavramlardan biri ya da diğeri için etiket dağıtma meselesi değil, sadece yanlış karşıtlıklardan kaçınmak için tasarımımızı sunmak istedik. Feministler ortak hedefler ve mücadeleler etrafında birleşebilmelidir: kadınlar saldırıya uğradıklarında, ayrımcılığa uğradıklarında “ırksallaştırılmış” insanların yanında yer almak ve onlara karşı çıkan çalışanların yanında olmak.

Kadınların her düzeyde tabi kılınmasını meşrulaştıran köktendincilerin ve özellikle aşırı sağ tarafından körüklenen ırkçı, milliyetçi ve komplocu söylemleri de kınamak.

Devam eden sosyal, ekonomik ve toplumsal gerilemeleri durdurabilmemiz ve daha adil bir toplum inşa edebilmemiz ancak tüm egemenliklere öncelik vermeden aynı anda karşı koyabilme yeteneği sayesinde mümkün olabilir.

Catherine Bloch London, Christiane Marty, Christine Mead, Josette Trat, Marielle Topelet,
Attac toplumsal cinsiyet komisyonu üyeleri – Eylül 2021

Bu yazının orijinali 13.10.2021’de CADTM sitesinde yayınlanmıştır.

Çeviren: Asya Naz Dinler

Notlar:

[1] “Siyah”ın büyük harfle başlaması Siyah feministlerin talebiyledir.

[2] Jaunait A., Chauvin S. «Représenter l’intersection» Les théories de l’intersectionnalité à l’épreuve des sciences sociales. Revue de Science Politique 2012/1/cilt 62 s. 5-20.

[3] Marouz Sarah, «Race», Éditions Anomosa, 2020.

[4] bell hooks (yazarın isteği üzerine küçük harflerle), «Sororité : la solidarité politique entre toutes les femmes» içinde E. Dorlin (ed.), Black feminism, anthologie du féminisme afro-américain, 1975-2000 L’Harmatan 2008.

[5] Eleştirileri, Christine Delphy tarafından savunulan “baş düşman” kavramına ilişkin olarak Fransa’da mevcut feminist sınıf mücadelelerinin formüle ettiği eleştiriyle uyumludur.

[6] Adrienne Rich, «Disloyal to Civilization. Feminism, Racism, Gynephobia» aktaran Jaunait ve Chauvin.

[7] Falquet Jules, «Imbrication – Femmes, race et classe dans les mouvements sociaux», Éditions du Croquant, 2019.

[8] Trat Josette (2007): «L’histoire oubliée du courant “féministe luttes de classes”, Femmes, genre, féminisme» s. 9-32, Syllepse, Europe Solidaire Sans Frontières sitesinde çevrimiçi (ESSF, makale 58347), L’histoire oubliée du courant «féministe luttes de classe» en France].

[9] Delphy Christine (1998): «L’ennemi principal, 1. Économie politique du patriarcat», Syllepse, 1998.

[10] Kergoat Danièle (2005): «Rapports sociaux et division du travail entre les sexes», Femmes, genre et sociétés, l’état des savoirs, derleyen Margareth Maruani, s. 94-101, La Découverte. (2009), «Dynamique et consubstantialité des rapports sociaux», içinde Sexe, race et classe, ed. Elsa Dorlin, s. 111-125, PUF. (2021), «Penser la complexité: des catégories aux rapports sociaux», La Pensée N° 407, J/A/S.

[11] Tez Françoise Vergès tarafından geliştirilmiştir. Bu tezin bir incelemesi için bkz. Josette Trat, «Françoise Vergès, une féministe problématique», Contretemps n°41, 2019. Erişim ESSF (makale 48767), Françoise Vergès, une féministe problématique.

[12] Claudie Lesselier (2007): «Pour une histoire des mouvements de femmes de l’immigration en France», Femmes, genre, féminisme, s. 71-104, Syllepse.

[13] Özellikle bkz. «Quand les femmes se heurtent à la mondialisation», Attac, Mille et une nuits, 2003.

[14] Françoise Vergès ve Houria Bouteldja’nın Fransa’da yaptıkları gibi.

[15] Houria Bouteldja’nın durumu budur. 2016’da şöyle yazdı: «Bedenim bana ait değil. […] Aileme, kabileme, mahalleme, ırkıma, Cezayir’e ve İslam’a aitim. Ben tarihime aitim ve Allah’ın izniyle neslimden gelenlere ait olacağım» içinde «Les Blancs, les Juifs et nous», s. 71-72, La Fabrique. Bu onun tartışmasız hakkı olmakla birlikte feminizm kelimesine atfettiği anlam hakkında soru işaretleri uyandırıyor.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

five + nine =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.