‟Günümüz Türkiye’sinde Kadın Bedeni Politikaları: Üreme, Annelik, Cinsellik (The Politics of the Female Body in Contemporary Turkey: Reproduction, Maternity, Sexuality)” isimli kitap 2021’in yaz aylarında İngilizce olarak I.B. Tauris yayınlarından çıktı. Kitabın editörlüğünü Ayşe Dayı, Sezin Topçu ve Betül Yarar’la birlikte yapmış olan Hilal Alkan’la Türkiye’de kadın bedenini hedef alan politikaları, kadınların bunlarla nasıl baş ettiğini ve kitabın yazılış öyküsünü konuştuk.

Türkiye’de kadın bedenleri çevresinde süren tartışmaları ve bedenlere müdahalenin türlü araçlarını anlatan bir kitap derlediniz. Dört editörün yanısıra kitaba katkı sunan dokuz tane de yazarınız var. Sizi ne bir araya getirdi? Neden böyle bir kitap yayınladınız?

Kişisel, politik ve akademik nedenler birbiriyle iç içe geçmiş durumda tabii. Türkiye’de kadın bedeni üzerine çalışan çok sayıda araştırmacı var. Özellikle üreme, doğum, doğurganlık ve cinsellik üzerine doktora araştırmalarını sürdüren ya da bitirmiş olan bir sürü şahane feminist kadın. Bu araştırmaları bir araya getirmek ve yan yana geldiklerinde bize ne söylediklerine bakmak istedik. Politik olarak yazarlarımızı bu araştırmaları yapmaya iten nedenleri teker teker sormamış olsak da, yazdıklarından ve sohbetlerimizden onların politik motivasyonlarının da bizimkilerden çok farklı olmadığını biliyoruz. Türkiye’de ve dünyanın hemen her yerinde kadın bedenleri tehdit altında. Bunu en açık haliyle kadın cinayetlerinde görüyoruz. Ama bedenlerimiz sadece kaba kuvvetin hedefinde değiller, çok daha yumuşak, teknik, tıbbi, incelikli müdahaleler de bizi ‘kadınlar’ olarak şekillendiriyor, o normlara uymayanlarımızı cezalandırıyor. Kitabı bunları analiz etmeye ve görünür kılmaya çalışan bir feminist müdahale olarak düşündük.

Bir de kişisel nedenleriniz olduğunu söylemiştiniz.

Evet, bir de o var. Biz hepimiz yurtdışında yaşıyoruz. Ayşe, Betül ve ben, Barış için Akademisyenler imzasından sonra üniversitelerdeki işlerimizden atılıp Almanya’ya geldik. Sezin ise Fransa’da. Her ne kadar gündelik hayat mücadelemiz başka başka yerlerde sürüyor olsa da kalbimizi çarptıran ve uykularımızı kaçıran Türkiye’nin feminist gündemi. Bazı anlarda uzakta olmanın delirtici bir tarafı oluyor. Öfkemizi, direncimizi, inadımızı ve bazen de üzüntümüzü bir arada durarak, bağırarak, yürüyerek, yan yana olmaktan güç alarak yaşayamamanın eksikliğini çekiyoruz. Akademik bir çalışma asla bu derde deva değil ama en azından bizi bir araya getirdi. En sevdiğimiz yol arkadaşlarımızla aramızda binlerce kilometre varken çorbaya bir fiske de olsa tuz atabildik diye umuyoruz. O yüzden de kitabı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet nedeniyle hayatını kaybeden kadınlara ve onlar için, hepimiz için mücadele eden yılmaz feministlere adadık.

Türkiye’nin son 15-20 yılına bakıyorsunuz. Kadın bedeninin kontrole tabi tutulması çok da yeni bir şey değil halbuki. Bu dönemi diğerlerinden ayıran ne?

Şüphesiz ki pek çok süreklilik var. Ataerki mesela, sarsılıyor, dönüşüyor ama direniyor da. Veya kadınların doğurganlığı hep bir toplumsal düzenleme konusu. Milliyetçiliklerin ortaya çıkışıyla birlikte kadınlara bir de ulusu üretme misyonu yüklenince kadınların bedenlerinin kontrol edilmesi, sınırlandırılması, şekillendirilmesi ulus devletin merkezi bir meselesi haline gelmiş. Türkiye’de de durum farklı değil. Serpil Sancar’ın ifadesiyle Türkiye’de makbul erkeklerden devlet, makbul kadınlardan da aile kurmaları bekleniyor. Ancak geçtiğimiz 20 yıla yayılan AKP iktidarında, özellikle de son on yılda neoliberal iktisadi politikaların muhafazakârlık ve otoriteryanlıkla karmaşık ve özgün şekillerde bir araya geldiğini görüyoruz. Kadınların kaç çocuk doğurması gerektiğini kürsülerden haykıran bir cumhurbaşkanı var. Pronatalist dediğimiz, çok çocuk doğurmayı teşvik eden söylem, devlet yetkilileri ve kurumları tarafından her an gözümüze sokuluyor. Kürtaj hâlâ yasal olsa da devlet hastanelerinde erişimin ne kadar zorlaştığını, hatta çoğu yerde imkansız hale geldiğini Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Araştırmaları Merkezi’nin 2016 ve 2020’de yaptığı araştırmadan biliyoruz. Bu da sadece kürtajın devlet tarafından makbul görülmediğini anlatmıyor, aynı zamanda piyasalaştığını, artık sadece parası olanın ulaşabildiği bir sağlık hizmeti haline geldiğini de gösteriyor. Benzer bir dönüşümün doğum kontrol araçlarının sağlanmasında da yaşandığını Ayşe Dayı ve Eylem Karakaya kitaba yazdıkları bölümde anlatıyorlar.

Türkiye’de bir yandan bunlar olurken bir yandan da doğurganlığı mümkün kılan türlü çeşit tıbbi teknolojiye erişim kolaylaşıyor. Kitapta bunlarla ilgili de yazılar var değil mi?

Evet, bu yeni teknolojilerin kadınların hayatlarına nasıl temas ettiği ve onların bu teknolojileri ne şekillerde pazarlık aracı olarak kullandıklarını anlatan harika yazılar var. Mesela Burcu Mutlu, Türkiye’de yasal olmayan yumurta bağışını yapmak için Kuzey Kıbrıs’a giden kadınları anlatıyor. İsmi bağış, ama bu genç kadınlar karşılığında bir ödeme alıyorlar. Bu esnada da bedenlerinin mülkiyetine, bekaret normlarına, kendilerini geçindirerek bağımsız olma ideallerine dair pek çok çatışma yaşıyor ve ahlaki çıkış yollarını müzakere ediyorlar. Veya Nurhak Polat erkeklerin kısırlık tedavisi ve in-vitro dölleme uygulamaları esnasında nasıl pozisyonlandıklarını anlatıyor. Teknolojiden büyük heyecan duymanın bedenin kendisinden, yaşananın mahremliğinden nasıl bir mesafe alma biçimi olduğunu gösteriyor bir nevi. Şafak Kılıçtepe ise bu teknolojileri kullanan, tedavi gören Kürt kadınlarını anlatıyor. Onlar da bir yandan birden fazla çocuk bekleyen patriarkal aileleriyle, bir yandan da hastanelerde ve muayenehanelerde Türk milliyetçiliğinin türlü yüzleriyle uğraşıyorlar. Seda Saluk hamilelerin GebLiz sistemiyle izlenmesinin gündelik hayatta Aile Sağlık Merkezlerindeki ilişkileri nasıl dönüştürdüğüne bakıyor. Bir bilgisayar programı, cinsiyetli bir bağlama oturuyor. Azer Kılıç ise doğurmayı erteleyip yumurtalarını donduran kadınların motivasyonlarını ve kararlarının arkasındaki sosyal süreçleri inceliyor.

Üreme teknolojisi lafı kulağa çok nötr geliyor. Tıbbi prosedürler neticede. Ancak bu prosedürler hep bir toplumsal bağlam içinde ve kanlı canlı bedenlere uygulanıyor. O bedenlerin pozisyonları ve onları yaratan ve sarmalayan toplumsal düzenlemeler, prosedürlerin ne olduğunu, kime neyin uygulanacağını, kimin bununla nasıl baş edeceğini de şekillendiriyor. Velhasıl, bunca cihaza, ilaca, şırıngaya rağmen, zorlu yollardan hamile kalmak da tıbbi değil aksine çok sosyal bir mesele.

Aynı şekilde doğum yapmak da değil mi?

Kesinlikle! Sezin Topçu’nun sezaryenle ilgili etnografik araştırmasının sonuçları müthiş çarpıcı. Hatırlarsınız 2012’de ciddi bir sezaryen tartışması yaşandı ve kamuoyunda sezaryen yasağı olarak da bilinen, sezaryenin sadece tıbbi gereklilik halinde uygulanmasına yönelik bir düzenleme yapıldı. Bir yandan da sezaryenin erkeksi bir medikal müdahale olduğu, kadınları güçsüzleştirdiği, doğum esnasında kendi bedenleri üzerindeki tüm karar haklarını ellerinden aldığına dair ciddi bir feminist eleştiri var. %80-90’lara varan sezaryen oranlarının kadınların ve bebeklerinin değil, doktorların avantajına olduğunu söylemek mümkün. İşte Sezin de yapılan düzenlemenin, kadınları bu tıbbi müdahale ve uzman otoritesi karşısında koruyup korumadığını soruyor. Görünen o ki düzenleme devlet hastanelerini kadınların her zaman lehine olmayacak şekillerde etkilerken, özel hastaneler bu düzenlemeden de kârlı çıkmayı başarıyorlar. Artık sadece konforlu bir doğum, balon, süsler, lohusaya kuaför hizmeti filan değil, bir de ‘özgür tercih’ satıyorlar.

Selen Göbelez de tam doğum esnasında kadınların neler yaşadıklarını anlatıyor. Kadınlar doğum esnasında tıbbi personelin uyguladığı fiziksel ve sözel şiddeti sineye çekiyor ve sonrasında da unutmaya çalışıyorlar. Bu şiddet o kadar normalleştirilmiş ki onunla iştigal etmektense hayatın en büyük değişikliklerinden birine adapte olmaya çalışmak daha makul geliyor. Bu hissi kendi doğumumdan ben de tanıyorum. Ne kadar berbat bir muamele gördüğümü ve o şiddetin açtığı yaraları tam anlamıyla hatırlamam ancak seneler sonra Selen’in konuşmasını dinlerken mümkün oldu. Obstetrik ve jinekolojik şiddet henüz yeterince gündem olabilmiş meseleler değil. Selen aynı zamanda bir ‘dula’ ve bu meseleyi feminist hareketin gündemine de sokmaya çalışıyor. Umarım yazısının bu yolda bir faydası olur.

Cinselliğe dair yazılar da var kitabınızda, ancak doğrudan cinselliğin kendisiyle ilgili değil de kadınların nasıl cinselleştirildikleriyle ilgililer sanki.

Büyük ölçüde öyle. Burcu Kalpaklıoğlu’nun yazısı, Diyanet’in vaizelerinin Alo Fetva hattını arayıp evlilikleri ve cinsellikleri ile ilgili sorular soran kadınlara verdikleri cevapları tartışıyor. O anlamda doğrudan cinsellikle ilgili diyebiliriz. Burcu, vaizelerin sadece dini kıstaslarla cevap vermediklerini, kendilerine danışan kadınlarla kurdukları o samimi ve mahrem ilişkide kadınların çıkarlarını da kollamaya çalıştıklarını anlatıyor. Ancak diğer üç bölüm kadınların cinselleştirilmesinin kendisinin bir kontrol aracı olarak nasıl iş gördüğünü anlatıyor. Betül Yarar, Müslüman camiayı sarsmış olan ‘Süslüman’ tartışmasına bakıyor, Didem Ünal ise dindar kadın köşe yazarlarının kürtaj tartışmaları esnasında aldıkları pozisyonlara.

Esra Sarıoğlu’nun yazısı ise tamamen yabancı adamların sokakta kadınlara uyguladıkları şiddetle ilgili. Esra’nın bahsettiği adamlar, kadınların sigara içişini cüretkâr buldukları, kıyafetlerini beğenmedikleri, duruşlarından rahatsız oldukları gerekçesiyle kadınlara saldırıyorlar. Özellikle 2016’da çok sayıda böyle olayla karşılaşmıştık, hatırlarsınız. Esra burada gördüğümüzün ataerkilliğin taşıdığı erkek egemenliğinden daha fazlası olduğunu, düpedüz kadın düşmanlığından bahsetmemiz gerektiğini söylüyor. Erkekliğin özellikle pohpohlandığı, erkeklerin namusun, toplumsal düzenin ve illa ki kadınlara yöneltilen toplumsal ahlak normlarının bekçisi ilan edildiği durumlarda, bazı erkekler durumdan vazife çıkartıp, kendi adaletlerini sağlamak için herhangi bir kadına saldırabiliyorlar. Türkiye’de de böyle toplumsal teyakkuz zamanlarına gayet sık şahit oluyoruz, Esra’nın bağlantısını kurduğu 15 Temmuz sonrası Demokrasi Nöbetleri gibi…

Hükümet tarafından dayatılan dindarlaşmanın bu olaylardaki etkisi ne?

Biz bunu dindarlık değil muhafazakârlık bağlamında okuyoruz. Ve tek başına muhafazakârlık da değil, otoriterleşmeyle kol kola giden bir muhafazakârlık: Benim dediğim tek doğru, gelenek-görenek-ahlak benden sorulur, herkes haddini bilecek gibi bir birleşim. Bir de bunun üzerine hem genişleyen hem de kamu kurumlarına bile bir mentalite olarak sirayet eden sağlık piyasasını ekleyin. Türkiye’deki karışım bu. Çok özgün de değil. Benzerleri Macaristan’da, Polonya’da, ABD’de, Hindistan’da mevcut. O kadar küresel bir mesele ki din-sekülerlik çekişmesi diye anlatılabilecek bir şey değil. Ama tabii ki söylemsel bir kaynak ve bam telini titreten güçlü bir referans olarak dinin bu müdahalelerde önemli bir işlevi olabiliyor. Bu da sadece dindarlar ve dindar olmayanlar arasında değil, türlü çeşit dindar insan arasında da bir çatışma alanı. Betül’ün makalesi kadınların giydikleri üzerine ahkâm kesen dindar erkeklerle, onlara karşı duran yine dindar kadınların çatışmasını çok güzel anlatıyor.

Çok teşekkür ederiz bu sohbet için. Kitabın Türkçe’ye tercüme edilmesini heyecanla bekliyoruz.

Biz de! Umarız yakın zamanda bir yayıncımız olur.

Editörler Hilal, Sezin, Ayşe ve kitabın yazarlarından Burcu, Şafak, Nurhak ve Selen 11 Kasım’da Kadir Has Üniversitesi Kadın Çalışmaları Doktora Programı’nın davetlisi olarak online bir etkinlikte Dilek Cindoğlu ve Sertaç Sehlikoğlu’yla buluşacaklar. Bu sohbeti orada sürdürmek mümkün.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.