Bu argümanlarda kadın kelimesi sıkça geçmekte. Esas soru ne zaman, nasıl ve nerede bundan fazlasının gerektiği.

Fotoğraf: Kena Betancur/AFP via Getty Images

Irin Carmon

ABD’de kürtaj hakları için kıyamet gününe yaklaştığımız haftalarda gazetelerde sıkça kadın kelimesi konusunda yazılar paylaşıldığını gördük. Geçen hafta, itibarlı bir feminist romancı olan Margaret Atwood, Toronto Star’da basılmış “Neden artık ‘kadın’ diyemiyoruz?” başlıklı bir makaleyi Twitter’da paylaştı. Makale, Biden yönetiminden Cori Bush ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi Kongre üyelerine Demokratların doğuran bireyler ya da regl olan bireyler gibi terimler kullanarak söz konusu kimselerin tamamının kendini kadın olarak tanımlamadığına dikkat çekmeye çalışmasını kınıyordu.

Atwood, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (The American Civil Liberties Union – ACLU) Twitter hesabından yapılan bir paylaşımda Ruth Bader Ginsburg’un[1] (RBG) kürtaj hakkındaki bir konuşmasından yapılan alıntı paylaşılırken “kadın” kelimesinin “bireyler” olarak değiştirilmesi konusundaki endişelerini dile getirdi. ACLU’nun bu tweeti New York Times’da bir yazı olarak yayımlanmıştı (ACLU özür diledi). Times yazarı Michelle Goldberg, bu tweetle ilgili bir yazı yazarak Ginsburg’dan yapılan alıntının cinsiyet-nötr versiyonunun anlaşılmaz olduğunu, çünkü Ginsburg’un her bireyin üreme kaderini tayin etmesinden bahsetmediğini; kadınların üremeye dair kararlarının erkekler tarafından kontrol edilmesinin, kadınları hakimiyet altına alınmış bir sınıf tayin ettiğini iddia etti. Bu hafta, The Atlantic “hamile bireyler” demekle “All Lives Matter” (Tüm Hayatlar Değerlidir) demeyi karşılaştıran “Why I’ll Keep Saying ‘Pregnant Women” (Neden ‘Hamile Kadınlar’ Demeyi Sürdüreceğim) başlıklı bir yazı yayımladı. Kadrolu yazarları Helen Lewis tarafından kaleme alınan yazı, “Mesela Texas kürtaj yasası, patriyarkanın kadın bedeni üzerindeki egemenliği bağlamında ele alınmazsa, bu tür yasalara karşı feminist bir argüman üretmek zorlaşır. ‘Kadınları ilgilendiren yasaların erkekler tarafından yapıldığını’ söyleyemez bir yere varırız. Onun yerine ‘politika üretmekten sorumlu birileri, başkalarının haklarını kısıtlamak istiyor,’ derken buluruz kendimizi. Buna karşıyız çünkü bireylerin hakları insan haklarıdır! Sloganımızı daha kapsayıcı yapmaya çalışmak, onu politik olarak işlevsiz kılıyor,” diyor.

Kadın teriminin sonunun geldiği, ya da tabiri caizse terimin öldüğü yolundaki yorumlar bayağı abartıya kaçıyor—çok görünür bir örnek vermek gerekirse, Teksas’ta kelle avcılığına soyunan kürtaj yasağına karşı kürtaj hizmeti veren kurumun adı “Whole Woman’s Health” (Bütüncül Kadın Sağlığı). Ancak bir yandan da ilericilerin hatta federal yargıçların, üremeden bahsederken kullandıkları dilde trans ve toplumsal cinsiyete uymayan (gender non-conforming) bireylerin de hamilelik ve/ya kürtaj sağlığı/bakım hizmetlerinden faydalanmak istediklerini kabul eden bir değişim yaşandığını söylemek mümkün. Yasal kürtajın daha önce hiç olmadığı kadar risk altında olduğu bu dönemde, mevzubahis değişim uzun süredir doğru kabul edilen varsayımları ve stratejileri yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu yeniden düşünme sürecinde sadece siyasi retoriğin nasıl bir çerçeveye oturtulacağını ya da internet üzerinden girilecek savaşların nasıl kazanılacağını değil, mahkemeler dahil tüm dünyada nasıl eyleyeceğimizi de ele almak gerekiyor. (Her ne kadar “kadınlar hakkındaki yasaları yapan erkekler” tanımlaması tarihi açıklıyor olsa da Amy Coney Barrett[2] ve Marjorie Taylor Greene[3] çağında bizi çok da ileri götüremiyor.)

Transların tanınmasını, üremeye ilişkin feminist analizlerle uzlaştırmak zor olsa da mümkün—öyle ki, bu türden tanıma edimlerinin, analizlerin kapsamını daraltmak yerine genişlettiği de söylenebilir. Bu argümanlar akademisyenler ve hak savunucuları tarafından çözümlenerek, değişik şekillerde mahkemelere zaten sunulmakta. Trans kapsayıcılık, Ginsburg gibi feministlerin emeklerini görünmez kılmaz, aksine yasaların özündeki mizojini ve bedensel otonominin reddini açığa çıkararak entelektüel ve yasal birikime katkıda bulunur. Kanun Önünde Eşitlik ilkesi (ABD Anayasası’nın 14. Ek Maddesinin 1. Bölümünde belirtilen Equal Protection Clause) üzerine çalışan akademisyenlerin Mississippi kürtaj davasında mahkeye sundukları uzman görüşünde belirtildiği gibi, hamile olmak zorunda bırakılmak “bireyin devlet tarafından dayatılan geleneksel cinsiyet rollerinden özgür olma hakkını” riske atar. Bu argümanlarda kadın kelimesi sıkça geçmekte. Esas soru ne zaman, nasıl ve nerede bundan fazlasının gerektiği.

Kapsayıcı bir dil kullanmaya karşı üretilen argümanları incelerken öncelikle bu dilin neden kullanıldığına bakmak gerekir: Transların sağlık hizmetlerine erişimde zorlandıkları, eriştiklerinde ise ayrımcılığa uğradıklarına dair insanı şaşırtacak kadar çok veri bulunmakta. The Center for American Progress’in yakın dönemde paylaştığı bir rapora göre, transların yarısı ve beyaz olmayan transların yüzde 68’i, sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından son bir yıl içerisinde kötü muameleye maruz bırakılmış, bu da onları sağlık/bakım hizmetlerine erişmekten alıkoymuş.

Bu tam da ACLU trans adalet programı direktör yardımcısı Chase Strangio’nun gündelik dildeki dönüşümlerin “adaletin yeniden dağıtımını sağlayan nesnel sonuçlar” ortaya çıkarması dediği şeye denk düşüyor. “Benim gibi doğduğunda kadın atanan bireyler var; uterusları ve serviksleri olan bireyler. Eğer kimin hangi çeşit sağlık ve bakım hizmetine ihtiyaç duyduğunu ve duyabileceğini sadece hukuki, kültürel ve siyasi varsayımlar doğrultusunda belirlersek, bu bazı kişiler için bu hizmetlere erişimi zorlaştıracak bir adım olur.”

Politik manada genelleyici olmakla suçlansa da kapsayıcı dil; spesifik, olumlayıcı bir siyaset güdüldüğünü gösterir. UC Berkeley’de hukuk profesörü olan Khiara Bridges şöyle aktarıyor: “Siyasi ve entelektüel olarak, her zaman, en dışlanmış grupların (bir davayı/mücadeleyi) kazanmasının herkesin kazanması anlamına geldiğini düşündüm. Eğer kırsalda yaşayan, yoksul, renkli translar için (sağlığa) erişim hakkı kazanabilirsek, herkes bu hakkı kazanmış olur.”

Ancak gerici bir mahkeme önünde bu prensipleri uygulamak hiç de kolay değil. Aralık ayında Amerikan Anayasa Mahkemesi (Supreme Court), Mississippi eyaletinin hamileliğin 15. haftasından sonra kürtajı yasaklama girişimine dair argümanları görüşecek. Bridges, üreme sağlığı adaleti üzerine çalışan hukukçular ve akademisyenlerin yazdığı, Jackson kürtaj kliniğinin bu yasa tasarısına itirazını destekleyen hukuki dokümanın başyazarı. Bu dokümandaki bir dipnotta “diğer kategorilere mensup hamilelik kapasitesi olan bireyler” ibaresi geçiyor ve “Umuyoruz ki yakın gelecekte ulusun yasaları, politikaları ve içtihatları bu gerçeği yansıtır biçimde düzenlenecektir,” deniyor. Ancak Mississippi yasasının, diğer kadınlara nazaran, Siyah kadınlar üzerindeki orantısız etkisini anlatan ana metinde, yani “zorla kısırlaştırma, zorla hamile bırakma ve çocuklarından zorla ayırma dahil olmak üzere her türlü boyun eğdirme ve üreme kontrolüne tabi tutulmuş” bireylerden bahsedilirken “kadın” kelimesi kullanılmakta.

Bridges, “meselenin durum siyasetine döndüğünü” kabul ediyor. “Biz metnimizde adalet sistemine hitap ediyoruz; kadın ya da kadınlar yerine sürekli hamile bireyler demeyi tercih etseydik, bazı yargıçların bizi dinleyeceklerini bile sanmıyorum.” Her ne kadar bu sene içerisinde Demokratlar tarafından atanmış bazı federal yargıçlar kürtaj hakkında kaleme aldıkları kararlara trans-kapsayıcı dipnotlar eklemeye başladıysa da—bunlara Teksas ve Alabama yasaları ile ilgili hükümler de dahil—Anayasa Mahkemesi’nin en solda konumlanan üyesi Sonia Sotomayor bile hâlâ kadın-spesifik bir dil kullanmaya devam ediyor.

Bu stratejik bir mesele; mahkemeler önünde trans-kapsayıcı bir dil kullanmanın daha geniş anlamda mücadeleye zarar vereceğine dair esaslı korkular mevcut. Strangio bu endişeyi bir bakıma anladığını söylüyor. Birkaç sene önce bir hukuk dergisinde yayınlanan makalesinde “Transların üreme hakları söylemi içerisindeki yerinin karşı karşıya olduğu gerçek, bizim gibi bedenlerin, ulaşmaya çalıştığı yasal korumanın doğası sebebiyle zaten kırılgan olan bir anlatının tutarlılığını bozuyor olduğu,” diyor. Feminist hak savunucuları ve avukatlar on yıllardır mahkemeleri üreme sağlığına dair hakların kısıtlamalarının—kürtaj yasaklarının yanı sıra doğum kontrol yöntemlerine kısıtlama getirilmesi ve hamile yahut ebeveyn olan hastalara ve işçilere karşı ayrımcılık yapılması da bu kısıtlamalara dahil—bir sınıf olarak kadınlara karşı uygulanan ayrımcılık olarak değerlendirilmesi gerektiğine ikna etmeye çalıştı.

Fakat Anayasa Mahkemesi, tarihsel olarak kürtaj hakkını ayrımcılık değil, özel hayatın gizliliği ve kişisel özgürlüklerin korunması hakkı kapsamında korumayı seçti. Konuyu kişinin tercihleri gibi liberteryen bir yerden ele almak, Anayasa Mahkemesi’nin, kürtajı Medicaid[4] kapsamı dışında tutan Hyde Yasa Düzenlemesi’ni onaylamasının zemini oluşturdu. Feministlerin bugüne kadar peşini bırakmayan 1974 yılında görülen bir davada da Anayasa Mahkemesi aynı mantıkla, hamileliğin sigorta kapsamına alınmamasını kadınlara karşı ayrımcılık olarak kabul etmedi.

Bu tarihçe bazı feminist hukukçuların neden üreme sağlığı alanında cinsiyetsiz bir dil kullanmaktan imtina ettiğini hatta buna direndiğini kısmen açıklıyor. Güney Metodist Üniversitesi’nde cinsiyet ayrımcılığı üzerine çalışan bir hukuk profesörü olan Joanna Grossman “Hamile bireyler dendiğini duyduğumda, aniden 1974 yılına ışınlanıyor ve Anayasa Mahkemesi’nin bu konunun toplumsal cinsiyetle hiçbir alakası yok dediğini duyar gibi oluyorum. Bütün kariyerim boyunca hamilelik ile toplumsal cinsiyetin ayrı düşünülemeyeceğini söyledim. Çünkü, hamilelik ayrımcılığının ne olduğunu ve nelere yol açtığını, kadınların deneyimlerini, onları sosyal bir grup olarak düşünmeden anlayamazsınız,” diyor. Bazı öğrencilerinin bu fikre sinirlendiğini belirterek ekliyor: “Öğrencilerim toplumsal cinsiyetin sınırları açıkça çizilmiş iki kategoriye indirgenerek tanımlanmadığı bir dönemde yaşıyor. Hiyerarşi yaratmaya yarayan bu ikili sistemleri kullanmayı bırakmaya çalışmak, uzun vadede herkes için iyi bir şey. Ancak şu an trans kapsayıcı olma çabası içerisinde kadınların, kimlikleri için yapılmış mücadelelerin kazanımlarını kaybetmesinden korkuyorum.”

Eğer Anayasa Mahkemesi, Teksas ve Mississippi davalarında Roe v. Wade kararını bozarsa, bunun yerini, en azından kısa vadede, feminist bir mantıkla alınmış yeni bir kararla doldurmak çok zor olacak. Eşitlik ilkesini daha güçlü bir şekilde uygulayan eyaletlerdeki mahkemeler ise kürtaj konusundaki cinsiyet ayrımcılığı argümanına daha ılımlı yaklaşıyor—dokuz eyalet mahkeme kararıyla kürtajı Medicaid kapsamına aldı ve bu yüzden bazı hak savunucuları sadece kadınların hamile kalmadığını savunmanın zaten sayıca az olan bu kazanımlara zarar verebileceği konusunda endişeleniyor.

Hukuk profesörü ve Columbia Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik Hukuku Merkezi direktörü Katherine Franke, “Transları işin içine kattığımızda, durum biraz daha karmaşık hale geliyor,” diyor.

Franke diğer hukukçularla beraber, Pennsylvania Eyaleti Yüksek Mahkemesi’ne sunulacak raporda Medicaid’in kürtajı kapsamayı reddetmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu savunurken bu gerilimle yüzleşmek zorunda kaldığını belirtiyor ve ekliyor: “Davayı kazanmak istiyorum ve nasıl kazandığımızı da önemsiyorum. Sunduğumuz raporların trans dışlayıcı olmamasına özen gösteriyoruz; ancak onları trans kapsayıcı yapmak daha da zor bir iş. Bu yüzden, stereotip argümanına daha yatkınım; yani kürtaj hakkının reddinin, kimin evde, kimin yönetim kurulu masasında ya da siyasette yer alabileceğine dair toplumsal cinsiyet stereotipini tekrar üretip kalıcı hale getirdiği argümanına.”

Bu nedenle, Pennsylvania davası için Franke’nin TingTing Cheng ile birlikte kaleme aldığı rapor, bir yandan “Toplumsal cinsiyet stereotipleri ve normları hem kadınlara hem erkeklere yük olur,” derken, bir yandan da “geleneksel anlamda bir kadın ya da erkeğe dair toplumsal beklentilere uymayan kişilere” de yük olduğunun altını çiziyor. Eyaletin kürtajı Medicaid kapsamına almayı reddetmesinin “düşük gelirli kadınları ve hamile bireyleri işlevsel olarak ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşürdüğünü” de ekliyor.

Yahut Strangio’nun deyişiyle, “Toplumda hakim olan fikre göre, uterusunuz varsa bu bazı şeyleri de beraberinde getirir. Mesela hamile olmalı, iş gücüne katılmamalısınız.” Bu tür varsayımları kanunlara dahil eden kanun yapıcıların, trans ve toplumsal cinsiyete uymayan (gender non-conforming) bireylere kadın ya da anne olmanın ne demek olduğu konusundaki fikirlerini dayatmaları için onların varlığını tanımaları gerekmiyor. “Üreme kapasitelerini kısıtlamak için kadınları bir sınıf olarak hedef alan yasalar, bedenleri kontrol etmek/edebilmek üzerine kurulduklarından tüm cis-kadınlara ve translara zarar verir.”

Bu da bizi ACLU’nun geçen ay attığı ve üzerine özür dilemek zorunda kaldığı, Ginsburg’un 1993’te görevi alıp almayacağına karar verilen toplantıda[5] kürtaj hakkının neden anayasadaki eşit koruma ilkesinin kapsamına giren bir konu olduğuna inandığını anlattığı konuşmadan alıntı yapan tweet konusuna getiriyor. “Çocuk sahibi olup olmama kararı bir kadının hayatının, sağlığının ve onurunun merkezinde konumlanır. Kendisinin kendisi için alması gereken bir karardır. Devlet bu karar üstünde kontrol sahibi olduğunda, kadın kendi seçimleri için sorumluluk alacak tam bir yetişkin insan yerine konulmamaktadır.” ACLU’nun Twitter paylaşımında kadın ve cinsiyetli zamirlerin yerini, köşeli parantez içine alınmış “bireyler” ve “onlar” almıştı.

Strangio, bu olayın Twitter hesabında ve telefonundaki sesli mesaj kutusunda bir tsunamiye yol açtığını, ancak kayıtlara geçmesi için tweetle hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. “Orijinal alıntıyı olduğu gibi kullanma hususunda oldukça rahatım ve insanların her şeyi silaha dönüştürdüğü bir dünyada yaşadığımızın farkındayım,” diyor.

Her ne kadar iyi niyetle de yapılsa, tarihsel figürlerin ağzından çıkanları tekrar yazmaya çalışmanın bir hata olduğu, en azından bence, çok açık. Fakat Ginsburg biyografisi yazan biri olarak benim için onun üreme hakları eşitliği konusundaki görüşlerinin “Kadınların üreme sağlığı ile ilgili kararlarının erkekler tarafından kontrol edilmesi, kadınları hakimiyet altına alınmış bir sınıf haline getirir,” gözlemiyle sınırlı kalmayacağı da bir o kadar net. Ginsburg, devletin hamilelikleri kontrol etmeye çalışarak kadınlara çocuk muamelesi yapmasına ve tarihsel olarak kadın ve erkeklerin birbirinden tamamen ayrı ve hiyerarşik konumlanmış iki dünya olarak tanımlanmasına karşı çıkmıştı. Çok mümkün ki bugün hayatta olsaydı, hamilelik bağlamında trans kapsayıcılığı görmezden gelmek bir yana, buna karşı da çıkabilirdi. Bu benim de dahil olduğum hayranlarını ilk defa hayal kırıklığına uğratışı olmazdı.

Ancak bir avukat olarak, Ginsburg’un erkek davacılar adına açtığı, devletin stereotiplere dayanarak erkeklerin bakım veren kişi olma haklarını anayasaya aykırı biçimde inkar ettiğini öne sürdüğü davalar söz konusu. Üreme özgürlüğünü tesis edeceğini beyhude umduğu bir davada, ordunun kürtaja zorlamaya çalıştığı kadın bir askerin avukatı olarak müvekkilinin aldığı cezaya karşı çıkarken, bu cezanın müvekkilinin “kadınların hamileliğe doğal olarak vermeleri gerektiği düşünülen tepkiye dair stereotipe uymaması” nedeniyle verildiğini öne sürdü. Ginsburg kendisini ACLU yönetim kuruluna öneren, toplumsal cinsiyete uymayan (gender non-conforming) bir avukat ve aktivist olan Pauli Murray’e yazdığı 1974 tarihli bir mektupta çalışmasının “ana temasını” şöyle tanımladı: “Her insan kendi potansiyelini geliştirme hakkına sahiptir ve bunu yaparken suni engellerle karşılaşmamalıdır, ya da topluma katkıda bulunmakla ilgisi olmayan bir doğum özelliğine dayalı olarak belirli bir yere yönlendirilmemelidir.” Ve yargıç olarak verdiği son kararlardan birinde, Sivil Haklar Yasası’nın istihdam ayrımcılığı yasağındaki “cinsiyete bağlı” ibaresinin, geleneksel olarak kadın ve erkek olarak anlaşıldığını, ancak cinsellik ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılığı da kapsadığını kabul etti. Strangio, “Ginsburg tamamen cinsiyetin yapısı ile ilgileniyordu—bu yüzden erkeklerin davalarını da savundu,” diyor. “Mücadelesi tamamen bizden beklenen şeylerin getirdiği kısıtlamaların dışında nasıl kendimizi gerçekleştirdiğimiz hakkındaydı.”

Strangio’nun neden artık kadınlar diyemiyoruz sorusuna cevabı, aslında hâlâ diyebiliyor olduğumuz şeklinde. “Cinsiyet ayrımcılığının bir yönünden bahsedebiliriz, yani mizojininin nasıl cis-erkek olmayan herkesi, özellikle de bir sınıf olarak kadınları kontrol ettiği, cezalandırdığı ve hayatlarını tehdit ettiğine dair sorunlu ve zengin tarihinden bahsederken. Tarihin bu kısmını anlatmak önemli.” Ama burada duramayız. “Tüm bunlar beyaz üstünlüğü ve engelli ayrımcılığı (ableizm) bağlamlarında da gerçekleşiyor. Kadınların hikayesini sadece sınıf odaklı anlatamayız. Sormamız gereken çok soru var, hangi kadınlar, neden ve nasıl? Bu hikayelerin anlatılması gereken çok yönü var.”

Bütün bunlara dayanarak, üreme sağlığı tartışmalarında ne zaman kadın demenin uygun olduğuna dair gevşek de olsa bir sınıflandırmaya varıyoruz: Tarihsel kayıtları baz alarak konuşurken. Ya da yasaların amacından bahsederken; ama bu yasaların gerçekte kimi etkilediğini tarif ederken sözü bu noktada bırakmadan. Kendini kadın olarak tanımlayan kişilerden bahsederken; ama kendini kadın olarak tanımlayan kişilerin üreme bakımına erişmeye çalışan ya da bedensel otonomileri kısıtlanan tek grup olduğunu varsaymadan. Bunlar da değişebilir; kimse bu değişimin kolay olacağını söylemiyor. Strangio “Değişim zor, bunu anlıyorum. Translar bunun nasıl bir şey olduğunu herkesten daha iyi bilir. Bizler değişime karşı duyulan rahatsızlıkla hayatımızın her alanında başa çıkmak zorundayız.”

Grossman “bir kategori olarak kadınlar için mücadele edebilmek istiyorum,” diyor ama şu noktayı da kabul ediyor “toplumsal cinsiyetin bu kadar önemli olmadığı bir gelecekte yaşamak hepimiz için daha iyi olacaktır.” Ve ekliyor: “Bu mücadelenin kaybeden tarafında olacağım sanırım, ama bunun kötü bir şey olduğundan emin değilim.”

Çeviren: Deniz İnal

Bu yazının orijinali 28 Ekim 2021’de New York Magazine‘de yayınlanmıştır.

[1] Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden, özgürlükçü eğilimleriyle bilinen ABD Anayasa Mahkemesi yargıcı.

[2] Donald Trump tarafından aday gösterilen ve atanan ABD Anayasa Mahkemesi yargıcı.

[3] Aşırı sağcı, komplo teorilerini destekleyen bir ABD Temsilciler Meclisi üyesi.

[4] ABD’deki düşük gelirli ailelere ve bireylere sağlık sigortası sağlayan bir kamu sağlık sigortası programı.

[5] İng. confirmation hearing

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − eleven =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.