Üzüm Derin Solak’ın Inner Feelings / İçerideki Duygular ismini taşıyan ilk fotoğraf sergisi 16 Haziran’da Vacilando İstanbul’da açıldı. Hem Haziran ayının Onur ayı olarak kutlanması, hem de 18 Haziran Translarla Eşitlik Günü olması dolayısıyla serginin açılış günü adeta bir kutlama gibi geçti. Çok özel bir zamana denk getirilmiş olan sergi 8 Temmuz’a kadar ziyarete açık.

Mahrem alanları, kimlikleri, kimliksizliği, içerde kalanların dışarıya çıkma hikayelerini Üzüm’den dinledik.

Üzüm Derin Solak (2022)

Seni aslında daha çok gece hayatından, mekân işletmeciliği, DJ’lik kariyerlerinden biliyoruz. Şu an sanki o biraz daha geri planda. Fotoğraf çekmeye nasıl başladın. Ne zamandır fotoğraf çekiyorsun?

Eğlence hayatında zaten yapacağım her şeyi yaptığımı düşünüyorum. O açıdan vicdanım da çok rahat, alnım da çok açık. Mekancılık bambaşka bir şey. Onun da kendine göre zevkleri var. Çok güzel şeyler yaptığımızı, hep beraber çok güzel geceler yaşadığımızı biliyorum. Üzüm olarak yapmak istediğim şey, aslında başka bir şeydi. Gece hayatı çok kamusal bir alan. Fotoğrafta benim iç dünyamdan, görsel belge niteliğinde bir şeyler var. Kendimden bir belge koyuyorum fotoğrafla. O yüzden benim için çok önemli. Kendimi Üzüm olarak ifade etmek istediğim yer bu alan. Çünkü çok yaralandığım zamanlar da oldu. İnsanların, sosyal ilişkilerin, gece hayatı olsun, güncel politika olsun, içinde çok yaralandığım zamanlar da oldu ve ben kendimle ilgili bir şey yapma kararını aldım. Her şeyden bağımsız, bana özel bir alan istedim.

İlk sanatsal üretimlerim dediğin veya ilk merakım dediğin zaman, ne zamandı? Nasıl başladı?

Aslında çocukluğumdan itibaren bir sürü şeye merakı olan biriydim. El işleri yapardım, dikiş dikerdim, karakalem resmim inanılmaz iyiydi. Ergenliğimde de hep bir tutkuydu benim için fotoğraf. Çok ilgiliydim, ama çok kısıtılı imkanlarla büyüdüm. Kahramanmaraşlı’yım, çok küçük, ilçe ama köy gibi bir yerde yaşıyordum ama ilgi alanlarım hep bambaşka yerlerdeydi. Ansiklopedi falan okurdum. Diğer çocuklar bambaşka şeyler yaparken lubunya bir çocuk olarak bambaşka bir yerdeydim ben. Tüm lubunyaların sıkışmış dünyasında kendilerini var etmek istedikleri ayrı bir hayal dünyası da oluyor bence.

Edebiyatla da aram çok iyiydi. Yazılar yazardım, şiirler yazardım. Ama böyle tam anlamıyla da bir merkez noktam yoktu. Mesela hayran olduğum bir fotoğrafçı vardı, hala da hayranıyım, Annie Leibovitz, onun gibi kadın fotoğrafçılar başta olmak üzere çok hayran olduğum isimler vardı. Ergenliğimde bunları takip ederdim, belgesellerini izlemeye çalışırdım. Tabi hayat insanı çok farklı kaygılara itiyor. Yani trans deneyime sahip olmanın kendiyle özdeşik çok zor bir mücadele alanı var. Kendinizi var etmek zorundasınız. Ve tüm bu kaygılar, tüm o zorlu psikolojik süreçler, sizin başka bir şeye kanalize olmanızı engelleyebiliyor. Sadece psikolojiniz değil, orda sınıfsallığınız da devreye giriyor. Ben maddi imkanları çok dar olan bir ailenin çocuğuyum. İstanbula gelişim, kendimi var etme sürecim, aslında yapmak istediğim bir sürü şeyi de öteledi, engelledi. Hem erişimimin az olması, maddi imkansızlıklarımın olması derken fotoğraf uzun süre sadece bir tutku olarak kaldı içimde.

Bir dönem birilerinden makine ödünç alıp çekmişliğim de vardı, ama hiç içime sinmiyordu. Sosyal ve iş hayatım devam ederken içten içe beni sürekli bir şey iğneliyordu, kırbaçlıyordu. Bir gün ne yapıyorum ben ya, Üzüm başla bir yerinden dedim. Ama çok kendi kendime bir yerdendi bu. Öte yandan genel görsel sanatların kolektif diliyle ilgili de sıkıntılarım vardı benim. Zaman zaman bana birtakım projelerle geliyorlardı, ama dilde hep bir eksik görüyordum. O yüzden yorum yapsam da çeşitli konularda yardımcı olsam da, tam içinde bulunmak istemiyordum. Çünkü doğru anlatıldığını düşünmüyordum. Zaten gelen her soruyu da, onu revize edip geri veriyordum. Bütün her şeyi uyarlayıp “bak canım bu böyle olur, bunu böyle söylemelisin, bu böyledir” diye düzeltmem gerekirdi.

Yaklaşık iki yılı aşkın bir süredir fotoğraf çekiyorum aktif bir şekilde. Karantina sürecinde sokakta olabilme şansım oldu. Önceden çalışma koşullarım sebebiyle sabahlara kadar çalıştığım için karantinada birden her şey değişti. Yerli bir turist gibi elime makinemi alıp oraya git buraya git derken aslında şunu farkettim; çocukluğumdan itibaren olagelen hikâyede aslında beynim bir fotoğraf makinası gibi çalışıyormuş. Gerçekten belleğe alıyor, işliyor, bir sosyolog gibi değerlendirmesini yapıyor, konulaştırıyor, estetize ediyor. Hiçbiri bir tesadüf değildi. O buluşma halinden öncelikle ben çok zevk almaya başladım. Sonra çok kendi çapımda, İstanbul sokak fotoğrafları falan derken teknik bazı şeyleri daha fazla öğrenmeye, kendi tekniğimi yaratmaya başladım. Farklı alanlara girmeye başladığımda şikâyet ettiğim, eleştiride bulunduğum o dili çözmeye başladım ve geriye tek bir şey kaldı. O da benim bunu nasıl sunacağımdı. Yani o fotoğraf çekimlerinde insanlarla, kuir komüniteyle ilişkilenip, onların hikayelerini dinlerken aslında orda ne yapmak istediğimi daha iyi görmeye başladım. Orda da kişisel isteklerim devreye girmeye başladı. Fotoğraf sonsuz bir şey, binlerce tekniği var. Çocukluğumla beraber dönemim itibariyle de etkilendiğim fotoğrafçılar da buna dahil olmak üzere fotoğraf üzerine çok fazla şey de okuyorum. Geleneksel fotoğrafı çok seviyorum. Hem dönemleri, konulandığı tarihler beni çok etkiliyor. Sosyal konulu fotoğraflardan, portre fotoğrafçılığından çok etkilenmişimdir. Siyah beyaz fotoğrafı daha etkileyici buluyorum, daha zamansız olduğunu düşünüyorum.

Zaman bırakma, zamanı bırak. Üzüm Derin Solak (2022)

Feminist sloganlarda “Geceleri de sokakları da terk etmiyoruz” dediğimiz gibi sen de “Ben geceleri de fotoğraf çekmek istiyorum” demiştin. Ve aslında sen de o alanı tutuyorsun bir şekilde. Fotoğraflarına, bütün o retrospektife baktığımızda, Beyoğlu’nun, lubunya tarihinin, sokak yaşamının müthiş bir günlüğünü de tutuyorsun görsel olarak. Bence ordaki portreler de hikâye anlatıyor. Ama daha belgeselvari. Daha sonraki işlerinde biraz daha mahrem alanlara girerek, kendi kafandaki imgelerle beraber yarattığın kurgularda hikâye anlatıcılığın başka bir şekle de büründü sanki.

Sokak fotoğraflarından biraz sıkılmaya başladım çünkü beni asla tatmin etmiyordu. Defalarca, milyon kez yapılmış şeyleri çekmekten artık sıkılmıştım. Ne yapabilirim, başka ne yaratabilirim derken o kişisel alanımla ilgili hikayeleri düşündüm. Sergide olan fotoğrafların hiçbiri tesadüfen gelişmedi. Hepsi benim çok daha önceden kurguladığım fotoğraflardı. Fotoğraf bazen biraz da oluşturuluyor. Son bir buçuk yıldır kafamda sürekli fotoğraflar uçuşuyor. Sürekli bir kurgu halindeyim.

Sokak fotoğrafıyla ilgili etik sorular da oluşmaya başladı bende. Fotoğraf aynı zamanda bizim görme biçimimiz. Eğer politik bir insansanız ve sınır ilişkisi üzerine de düşünüyorsanız o zaman fotoğraftaki sınır ne olmalı diye de kendinize soruyorsunuz. Üreten kişiyle, ürettiği şey arasındaki ilişkinin kendisi bence fotoğraf dediğimiz şey. Bugün ben trans deneyime sahip bir kadın olarak hasbelkader böyle gelişti ilişkim. Ayrıca İstanbul sokaklarının çok güvenli olmayışı, sadece belirli zamanlarda fotoğraf çekmek zorunda kalmış olmam da beni çok zorladı. Ben geceleri de fotoğraf çekmek istiyorum ama tüm bu erkek olmayan fotoğrafçıların problemlerinden bir tanesi de bence güvenli alanda fotoğraf çekememek. Yani bugün bu çok etkili, gösterişli fotoğrafları çekenler çoğunlukla erkekler. Erkek fotoğrafçılar. Geceleri dışarı çıkma şansları, yurt dışına çıkma şansları, otostop yapma şansları daha fazla. Erişimin aynı zamanda fiziki, sosyal bir tarafı olduğu gibi ekonomik bir sorunundan da bahsedebiliriz bence. Fotoğraf dediğimiz şey biraz da maliyetli bir şey. Bir fotoğraf makinesine ulaşmak, bir kadınla bir erkeği eşitlediğimiz zaman aynı yerden gelişmiyor. Erkekler daha kolay ulaşabiliyorlar, onlara daha fazla imkân sağlanabiliyor. Birçok kadın arkadaşım hem ekonomik sebeplerden dolayı hem de güvenli alanların olmayışıyla alakalı bir yerden ya sadece kendi alanlarında bir şeyler yapmak zorunda kalıyor, ya da ulaşamıyor bu şeylere. Bunun bir endüstrisi, kolektifliği var. Bir pazarlama alanı da var. Burda tabi ki bir sürü insan çok güzel işler de yapıyor. Ben de ekonomik imkanlarım yetmediği için kendi alanlarımda bir şeyler yapmaya çalıştım.

Üzüm Derin Solak (2021)

Aklımdaki sorulardan bir tanesi de şuydu; niye özneleşemiyoruz fotoğrafta? Bunca zaman ben ve benim gibi birçok insan konulaştırılmaya çalışıldı. Edebiyatta da böyle, görsel sanatlarda, sinema tarihinde de böyle. Neden cis-hetero erkek fotoğrafçıları daha çok biliriz ve onların gözünden izleriz? Neden Yıldız Moran’ı daha az biliriz de Ara Güler’i daha çok biliriz?

Türkiye’nin ilk kadın fotoğrafçılarından bir tanesi de Naciye Hanım. Onun torununun annesinden öğrendiği ve aktardığı ilginç de bir hikâye var. O dönemin cinsiyet algısı ve atanmışlığıyla aktarıyor tabi, “Bir gün stüdyoya bir adam geldi. Anneme kadın kıyafetleri giyerek fotoğraf çektirmek istiyorum dedi. Önce çok şaşırdık bu duruma ama annem çekmek istedi. Onun fotoğraflarını çekmeye başladık. Adam sürekli geliyordu, kıyafet değiştiriyordu, çekiyordu gidiyordu. Biz sonra adamın deli olmadığını anlayıp ama ona sadece tuhaf bir adam gözüyle bakıyorduk.” diyor. Şunu da düşünüyorum, Naciye Hanım bir kadın olmasaydı belki bu bahsettiğimiz örnekteki kişi bu cesareti gösteremeyecekti. O kadar çok farklı ilişki biçimi var ki, kadınların özgürleştirdiği alanları sorguluyorum ben de hep. Kendi hikayelerimde de hep böyle olmuştur. Kadın fotoğrafçıların estetiğe ve bedene bakışla ilgili daha başka filtreleri olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir pornografi olmaksızın, fetişize etmeden, bambaşka bir gerçeklikle ve onun doğasında sunuyorlar. Benim yapmak istediğim şey de biraz bu.

Fotoğraf bir sanat ve cinsiyete mal edemeyiz, ama o sanata olan erişim yollarını, orda gelişen konuları eleştirebiliriz. Bu anlamda çoğunluğun bir gücü, yayılışı ve görünmeyenlerin yaptıkları, tarih içinde kaybolan, az bahsedilen ya da görünür bir şey yapmakla ilgili zorlanan insanlar var.

Özne olma meselesinde, kadınların, transların ya da kuirlerin cis-het erkeklerin konusu olma halinden bahsettin. Aslında ikili sistemin önerdiği pencereden bakıyorlar ve onu üretmeye devam ediyorlar. O yüzden senin burda kendi anlatını oluşturman, kendi hikayelerini, kendi gördüğünü herkese gösteriyor olman da çok önemli. Bunu yine toplumsal cinsiyet kimliği üzerinden konuşmamız gerekirse, fotoğrafçı dendiğinde, Ara Güler, Sabit Kalfagil vs gibi erkolar geliyor hemen aklımıza. Burda sanatı üreten kişilerin arasında bir sürü kadın ve kuir de var ama bunlara o “ön” belirteci koyuyoruz hep. “Kadın fotoğrafçı”, “kuir fotoğrafçı” gibi. Dolayısıyla da burda o ayrımcılığın içimize nasıl işlediğini de anlıyoruz. Sanki bir “normal” sanat üretimi var bir de “kuir” sanat üretimi var. Bu da ayrımcılık söylemini destekleyen bir şey oluyor bir yandan. Fakat tabi bu hangi bağlamda, nerede ve kim tarafından kullanılıyor elbette ki çok önemli.

Burada otoriteyi nasıl tanımladığımız, sanat otoritelerini kimlerin belirlediği devreye giriyor. Burada tabi tüm erkoluğun tüm çökmüşlüğünü görüyoruz. Bilgi onayının kimden geldiği sorusu bence çok önemli bir soru. Otoritenin kim olduğu, neyi nasıl belirlediği. Muhteşem fotoğraflar çekiyorum gibi bir iddiam olmadığı gibi, çoğunlukla erkek fotoğrafçılar tarafından yönlendirilmeye çalışıldığımda, makineyi nasıl tutmam gerektiğine kadar dahi bana öğretilmeye çalışıldı, hesaba katmadıkları şey benim fotoğraflamak istediğim şeyi ne kadar anlayabildikleriydi. Ben aslında Üzüm olarak kendi fotoğraf dünyamda bir duyguyu yaşıyorum ve o duyguyu aktarmaya çalışıyorum. Teknik değerler bir nebze etkili olabilirken benim temel derdim duygu ve konu. Orada hikayeleştirdiğim, konulaştırdığım şey benim esas derdim. Kalan kısmı ise bir sürü bariyer de oluşturan pazarlama. Eğer sanat kolektiflerini değerlendirmek gerekiyorsa, yine neden daha fazla cis-gey ya da cis-het erkeklerden oluştuğunu ve kolektiflerde neden daha çeşitli bir dinamiğin olmadığından bahsetmek de gerekli. Bunların hepsi sanatın sınıfsallığı ve erişim imkanıyla ilgili. Kolektif sanatın da çeşitli kodları var. Biraz daha esnemesi ve kapsayıcı olması gerekiyor bence. Oraya zaten ait değilseniz, ulaşmak bir şeyler anlatmak öyle kolay da değil. Yani ben de bir yere başvursam nasıl olur, alaylı biriyim, kabul görür müyüm gibi düşüncelerim oluyor. Alaylı olmanın bu kodlar içerisinde yarattığı tuhaf bir özgüven eksikliği de oluyor. Mesela ben İngilizce bilmiyorum. Bu dil farkı bile çok etkiliyor. Benim gibi daha dar imkanları olan İngilizce bilmeyen ya da etnisite anlamında farklı kesimlerden bireylerin, Kürtlerin, Arapların da yaşadığı bir sınırlılık. Benim sadece Türkçe seçeneklerim var örneğin. Bu kadar dil özgürlüklerinden bahsediyorsak, çeşitli başvuru mekanizmalarında bu alternatiflerin de yaratılması gerekiyor.

Üzüm Derin Solak 2022

Kendini öyle tanımlayan sanatçılar ya da üretim yapan insanlar da vardır ama şöyle bir şey de oluyor sanki; eğer bir kuir kimliğe sahipsen ve ürettiğin sanat da LGBTİ+ özneleriyle birlikte ürettiğin bir içerikse, bu mesela bir anda “aktivist sanat” gibi başlıklandırılabiliyor. Bununla ilgili ne düşünüyorsun? Yine geldiğim nokta neden üretilen iş salt sanat olmuyor da illa ya kuir olacak ya aktivist ya da başka bir şey olacak? Bu yine o ana akım sanat üretenlerin grubuna dahil edilmemek için sanki bir şekilde bir yan yol çiziliyormuş gibi hissetiriyor bana. Sen ne düşünüyorsun?

Aslında temel meramım buydu. Kendimi öyle de tanımlamıyorum bu arada. Ben temelde fotoğrafla ilişki kuruyorum. Yarın öbür gün bambaşka muhaliflikte, dezavantajlı gruplarla, kuir olmayan insanlarla da çalışabilirim. Bu da benim üzerine düşündüğüm konulardan bir tanesi. Sonuçta temelde bir sanat var. Özgürleşme hikayeleri var insanlık tarihinin. LGBTİ+ hareketi de son yirmi yılda özellikle Türkiye coğrafyasında ciddi bir görünürlük kazandı. Bu görünürlüğün sanatla birleşmemesi zaten imkansızdı. Sanattaki kuir görünürlük çok önemli tabi ki ve sanatın kuir bir tarafı elbette var. Kimliksiz, geçişken, sınırsız, zaman zaman sınırlı. Yani sanat dediğimiz biraz da kuir bir şey esasında.

Zaten hep politik bir şeyi vardır yani. Üretenin de ürettiği işin de.

Evet ama illa buna bir mahlas üretmek gerekiyor mu? Çünkü sanatçı olmanın yeteri kadar şeyi kapsadığını düşünüyorum. Ama politik bir görünürlüğe katkısı olacaksa varsın öyle denilsin. Ki ben de kendimden bahsederken tüm bu sorunlar ve fotoğraflarla ilgili gözlemlerimin ardından kuir-fem bir gözle fotoğraf çektiğimi düşünüyorum diyorum. Çünkü otomatik olarak hikayelerim, tanıklıklarım, fotoğraflarıma konu olan insanlar normun dışındaki azınlıklardan oluşuyor. Benim oradaki duygum, ilişkilenme biçimim, otomatik olarak o makinaya, o lense, çıkan fotoğrafa tabi ki yansıyor. Bunu göz ardı edemem. Ama sanat bence sanat zaten. Buna illa kuir sanat demek seni tek bir noktaya götürüyormuş gibi oluyor. Konulaştırdığım şeyler kuir evet, ama direkt kuir sanatçıyım diyemem heralde. Bir kere benim kişisel olarak hayattaki var oluş biçimimim, trans deneyimine sahip bir kadın olmam, beni kadınlıktan azade etmiyor. Bir kadınım, bir kadın olarak bir şeyler üretiyorum. Bir kadın olarak düşünüyorum, politika geliştiriyorum, analiz ediyorum. Kadın fotoğraf sanatçısı denmeyi açıkçası mücadelemle beraber daha etkin ve anlamlı bulurum. Çünkü burda öz bir mücadelem var benim. Kuir olan bir sürü gey de var. Kuir iş yapan bir sürü gey sanatçı fotoğrafçı da var. Ama aynı işleri yapmıyoruz, aynı gözden baktığımızı düşünmüyorum. O yüzden kadın fotoğrafçı ya da sanatçı denmesini tercih ederim heralde. Bu kuir sanatçı hikayesini ötelediğim bir yerden de söylemiyorum. Ama üreten insanın gerçekliğine ve var oluşuna bağlı olarak evet, yaptığım her şeyde bir kadın izi bıraktım ben. Eğlence sektöründe de öyle. Beyoğlu’ndaki işletmeci kadınlardan bir tanesi olarak koca Beyoğlu’ndaki bir sürü işletmenin dışında bambaşka bir dokunuşla ben bir şeyleri yaptım. Burda tabi ki benim kadın kimliğimin etkisi çok fazlaydı. Bu gözlemleri yaparken yalnız kalmayı ve fotoğrafla birebir ilişki kurmayı çok önemsiyorum. Bunlar sadece benim gözlemlerim. Özellikle edindiğim bir misyon yok. Çünkü fotoğraf çok tarafsız ve kendine özgü bir şey.

Sergimi oluştururken çok tatlı insanlarla dayanıştık. Vacilando İstanbul’dan Özge’ciğim muhteşem bir dayanışmayla mekanın tüm kapılarını bana açtı.

Üzüm Derin Solak (2022)

Sergindeki seçkine dönecek olursak benim dikkatimi çeken iki ana seri oldu. Biri “Yer Var” serisi. Fotoğraflardaki kişiler bir ayna tutuyorlar, arka fonda bir şehir var ve o aynada aslında biz bir şey de görmüyoruz. Sanki fotoğrafın ortasında boş bir kadraj var, tersinden bir cut-out yapmışsın gibi ve bakanı o boşluğu doldurmaya davet ediyorsun, bakan kişiye de bir yer açıyorsun. Aynı zamanda da biz kendimizi ne kadar yersiz yurtsuz hissediyoruz, ya da yerleşik olmak, bir yere kök salmak, bir yerde sabitlenmek iyi bir şey midir gibi soruları da getirdi benim aklıma.

Evet, tam olarak öyle. Sergi için özel bir hikaye yaratmadım ben. Son bir yıl içerisinde çektiğim fotoğraflar bunlar. Fotoğraftaki temsiliyet ve görsellikler zaman zaman, 70li, 80li, 90lı yıllarda biraz daha şiddet örüntüsü üzerinden, daha fetişize ve kriminalize eden bir yerden LGBTİ+ları ve trans kimlikleri daha belirli alanlara hapsetmiş, daha underground, daha karanlık yerlere hapsetmiş izgelerden oluşurken, ben biraz daha kendi estetik gözümle resmettim, biraz daha kendi doğasına ait bir şeyler üretmek istemiştim. Bu portrelerde de kimliksiz bir algı yaratmak istedim. “Aynayı tutmak” bence politik olarak da özel bir şey. Yani her yerde varız, bu şehirde varız, yüzyıllardır varız. Güncel iktidar politikalarının, genel ahlakın, toplumsal cinsiyetin bizi hapsetmeye çalıştığı yere dair bir hatırlatma düşmek istedim. Bir şehirde yaşıyoruz, karantina gibi bir süreci atlattık. Burda hepimiz çok fazla sosyo-ekonomik, psikolojik sebeplerle yalnız da bırakılmış da olduk. Biraz döneme istinaden bir atıfta bulunmaya çalıştım. Kendi otoportrem de var sergide. Bu şehirde var olmayı, yalnızlığımı, diğer yalnızlıkları anlatmak istedim. Kullandığım materyal, konulaştırdığım kimlikler ve orada şehirde var olmak. Birkaç tanesini Ülker Sokak’ta çektim. Ülker Sokak lubunya tarihinde önemli olan sokaklardan biri.

“Yazma” serisindeki fotoğraflarda yüzler o yazmayla örtülü ve bir maske hissi de var. Ama zaten ince, yarı şeffaf bir dokusu olduğu için tam olarak da örtemiyor. “Yer Var” serisindekine benzer bir duygu da var. Yine kendimizi koyabileceğimiz bir boş alan, boş tuval hissi de yaratıyor.

Bana çok soruldu, neden yüzleri kapatıyorsun, örtüyorsun diye. Aslında yüzleri örtmüyorum. Orda bir sembol var. Feminist bir aksesuar da olan, bu coğrafyaya ve kadınlara ait olan yazmayı kullanıyorum. Benim yazma nesnesiyle ilgili kişisel anılarım da var. Hiçbirimiz ağaç kovuğundan çıkmadık. Çok farklı yaşam deneyimlerimiz olsa da, hepimizin bir kök kültürü var. Hepimiz farklı kültürlerden geliyoruz. LGBTİ+lar kendi var oluş hikayelerini devam ettirmeye çalışırken aynı zamanda birbirinden farklı etnik, inançsal, kültürel bağlardan geliyoruz. Benim yazmayla ilgili şöyle bir anım var: Çok küçüktüm ve annemin birileriyle tartıştığını hatırlıyorum, başında da pullu bir yazma vardı. Parıl parıl parlıyordu. “Yaşım kırka geldi artık, utanmıyor musunuz böyle bir şey demeye” gibi bir şey söyledi. Ve bu da benim aktif olarak fotoğrafa başladığım yaş. Böyle bir şey kullanmak istedim. Hem kendi hayatımdan bir alıntı olsun istedim, hem de yazmanın feminist bir hikayesi olduğunu da düşünüyorum. Kadın işçiliği var, emeği var. Annemin bana her yıl getirip hediye ettiği bir aksesuar. Mevsimlik işçilerin terini alsın diye kullandığı, beşiklere örtülen, sevdalıya verilen, geleneksel yaşam içerisinde düğünlerde hediye edilen, barışı simgeleyen bir nesne. O küçücük yazmanın kadınlar arasında öyle çok paylaşımı var ki, ben de kendimden bir alıntı olsun istedim. Tamamen lubunyalarla özdeş aksesuarlar peruklar, makyaj malzemeleri gibi aksesuarlar da kullanabilirdim. Bir yandan yüzleri örterek kimliksizleştirmeye çalışırken aynı zaman da bir ortaklığı da temsil etsin istedim. Yazma hikayesi için başka şeyler de yapmak istiyorum. İstanbul dışına da çıkmak, yerinde de ziyaret etmek istiyorum. Ama biraz zamana ihtiyacım var.

Instagram sayfandaki retrospektifine tekrar bakınca “Yazma” serisinin başlangıcı gibi koyduğun annenin fotoğrafını gördüm. Çok daha içe dönen, otobiyografik bir şey hissi var. Bununla birlikte kendi hikayenden yola çıkarak toplumsallaştırdığın bir şey de var. O imgenin hangi hayatlarda ne manaya geldiği, hangi hayatlarda ne olduğu neye dönüştüğüyle de ilgili bir sürü anlamı var.

Yazma aynı zamanda benim ailemdeki kadınlarla olan dayanışmamı da simgeleyen bir şey. Dolayısıyla bu izge benim için çok önemliydi. Geleneksel bir motifi güncel bir dille ifade etmek istedim. Suya bir taş atmak gibi. O dalga büyüyor ve o kadar çok şey anlatabiliyor ki.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 − two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.