Hem Türkiye’de hem de dünyada kadın ve LGBTİ+’ların uzun mücadeleler sonucunda elde ettiği hukuki kazanımları önemli bir tehdit altında. Kadınlar ve LGBTİ+’lar haklarına ve adalete erişim sürecinde sistematik eril şiddetle yüz yüze oldukları gibi, hukuk önünde hangi haklara sahip olduklarına dair bilgiye erişimler de gün geçtikçe zorlaşıyor. Muhafazakâr iktidarın zaman zaman gündem değişikliği, zaman zaman da kamuoyunu hazırlamak için ortaya attığı yasa değişikliği önerileri dezenformasyon yaratarak kişileri sahip olduklarını bildikleri haklardan dahi emin olamaz bir hale getiriyor. Hak arayışını zorlaştırıyor. Çatlak Zemin’de başladığımız bu röportaj dizisinde cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim nedeniyle ayrımcılığa uğrayan kesimlerin yasal hakları konusunda en tartışmalı başlıkları gündeme taşıyarak konunun uzmanlarından mevcut düzenlemelerin neler olduğunu öğrenmeye çalıştık.

Röportaj dizisinin ilk bölümü ABD ve Polonya’da süren kürtaj yasakları ile gündemden düşmeyen ve Türkiye’de yasal olarak mevcudiyetini sürdürse de neredeyse erişilemez bir hizmet haline gelen kürtaj hakkı. Kürtaj hakkı konusundaki sorularımızı medeni hukuk ve sağlık hukuku alanındaki çalışmalarını feminist bir perspektifle sürdüren Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Özge Yücel yanıtladı.

Türkiye’de kürtaja dair yasal düzenleme nedir? Talep ettiği halde kürtaj hizmeti alamayan kadınlar hangi başvuru mekanizmalarını kullanabilir?

Özge Yücel: Kürtaj istenmeyen gebeliğin sonlandırılması anlamına gelir. Gebeliğin sonlandırılması tıbbi gerekçeye dayanabileceği gibi kadının gebeliği sürdürmek istememesine de dayanabilir. Ancak herhangi bir tıbbi gerekçeye dayanmayan salt isteğe bağlı gebeliğin sonlandırılması başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de süreyle sınırlı olarak mümkündür. Türkiye’de isteğe bağlı kürtaja erişim hakkı ilk kez 24 Mayıs 1983’te kabul edilen ve halen yürürlükte olan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile tanınmıştır. Kanunun 5. maddesinin ilk fıkrasına göre gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar isteğe bağlı olarak gebeliğin sonlandırılması mümkündür. Bunun yanında Türk Ceza Kanunu’nun 99. Maddesinin altıncı fıkrasına göre “Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir”. Dolayısıyla isteğe bağlı kürtaj eğer gebelik cinsel saldırı veya istismar sonucu meydana gelmişse 20 haftaya kadar mümkündür. Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) halen SGK tarafından karşılanan işlemler arasında listelense de uygulamada fiilen isteğe bağlı kürtajın SGK tarafından geri ödemesinin yapılmadığı bilinmektedir.

Öte yandan araştırmalara göre devlet hastanelerinde yine fiili olarak isteğe bağlı kürtaj talepleri geri çevrilmekte ve yapılmamaktadır. Bu uygulamaların hiçbir yasal dayanağı yoktur. Dolayısıyla isteğe bağlı ve yasal süresi içinde talep edilen kürtaj için sağlık hizmetinden yararlanamayan kadınlar meydana gelen zararın giderilmesi için idare mahkemesinde tam yargı davası açabilir. Ortaya çıkan tablo kamu hizmetinin sunulmaması niteliğinde olup idare bundan ötürü sorumlu tutulur. Eğer kürtaj talebini reddeden hastane, özel sağlık kuruluşu niteliğinde ise hem devlet yani idare hem de özel sağlık kuruluşu sorumlu tutulabilir.

Sağlık ocaklarının aile hekimliğine evrilmesi birinci basamağın özelleştirilmesi anlamını taşıyor. Dolayısıyla buralarda yapılan kürtaj uygulamaları da doğum planlaması hizmetleri gibi artık yapılmıyor ve kürtaj özel hastane ve muayenehanelere kaymış durumda. Doğum planlaması hizmetlerinin ve kürtajın sınırlandırılmasının nasıl bir anlamı var? Kürtajın hem birinci basamakta hem devlet hastanelerinde ulaşılabilir olmaktan çıkması ile nasıl bir tablo oluştu kürtaja erişimle ilgili?

Gebeliğin önlenmesi konusunda bilgiye erişim de önleyici araçlara erişim de Anayasal birer haktır, Anayasanın 41. maddesine dayanan Nüfus Planlaması Hakkında Kanunda gebeliği önleyici ilaç ve araçların saptanması konusunda yetki Sağlık Bakanlığı’na tanınmıştır. Gebeliğin önlenmesi ve sonlandırılması konusunda gerekli araçlara ve tıbbi bakıma ulaşmak sağlık hakkının bir gereğidir. Sağlık hakkının tanındığını ileri sürebilmek için BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesinin 14 No.lu Genel Yorumuna göre hizmetin varlığı yeterli değil; fiziksel, ekonomik anlamda erişilebilir olması, ayrımcılık yapılmadan herkese sunulması, bu konuda bilgiye erişimin mümkün olması ve nitelikli, standartlara uygun hizmet sağlanması gerekir.

Günümüzde Türkiye’de gebeliği önleyici araçların yalnızca bazılarına birinci basamak sağlık kuruluşlarında yani aile sağlığı merkezlerinde (aile hekimliği) erişilebilmektedir. Aslında aile hekimliği özel sağlık merkezi değildir, halen kamu hizmeti sunan birinci basamak sağlık kuruluşudur, ancak aile hekimleri sözleşmeli çalıştığı için eskisi gibi coğrafi birim esaslı bir örgütlenme bulunmamaktadır. Bu nedenle ülkenin pek çok yerinde kişilerin yaşadığı yerde aile sağlığı merkezi bulunmayabilir, ancak aile hekiminin çalışmak istediği yerde verilen izinle bu hizmet sunulmaktadır. Bu da küçük şehirlerde, küçük ilçelerde, köylerde kişilerin birinci basamak sağlık kuruluşuna erişememesi, gebeliğin önlenmesi, nüfus planlaması konusunda gerekli eğitime, bilgiye ve araçlara ulaşamaması anlamına gelmektedir. Kürtaja erişim halen hak olduğu halde ve Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) listesinde de yer aldığı halde devlet hastanelerinde bu taleplerin yerine getirilmemesi kürtaja güvenli erişim hakkının ihlalini oluşturur. Ne yazık ki buradaki ihlal sınıfsal ayrımlara da dayanan bir hak ihlalidir, gelir düzeyi düşük olan veya ekonomik bağımsızlığı bulunmayan kadınlar kürtaja ya hiç erişememektedir ya da güvenli olmayan yöntemlere başvurmak zorunda kalmaktadır. Gebeliği önleyici araçların çoğu da paralı olarak sunulduğu için istenmeyen gebeliği önlemek ancak ekonomik gücün varlığıyla mümkün hale gelmiştir.

Sizce kadınlar için kürtaj hakkı sadece kürtaj olabilmenin fiziksel ve tıbbi engelleri ile sınırlı mıdır? Yoksa kadınların içinde bulunduğu patriyarkal tüm engelleri buna dahil edebilir miyiz?

Ne yazık ki kürtaj hakkının önündeki engeller yalnızca kamu hizmetinin planlanması ve ekonomik erişilebilirlik konusundaki engellerden ibaret değildir. Gebeliği sonlandırmaya zorlamak gibi gebeliği sürdürmeye zorlamak da toplumsal cinsiyete dayalı şiddet biçimidir. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesinin (CEDAW) 2017 yılında almış olduğu 35 no.lu Kadınlara Yönelik Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddete İlişkin Genel Tavsiye Kararının 18. Paragrafı doğrudan bu konuyu ele almaktadır. Nazan Moroğlu tarafından yapılan çeviri metninde ilgili paragraf şöyledir: “Kürtaja zorlama, zorla gebe bırakma, kürtajın yasaklanması, güvenli kürtajın yapılmaması veya geciktirilmesi, kürtaj sonrası bakım, gebeliğin zorla devam ettirilmesi, cinsel sağlığa ve üreme sağlığına ilişkin bilgiye, mal ve hizmetlere erişmek isteyen kadınların ve kızların taciz edilmeleri ve kötü muameleye maruz kalmaları da, duruma bağlı olarak, işkence, zalim, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye eşdeğer olabilecek şekilde kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin türleridir”[1]. Gebelikten korunma toplumsal cinsiyet rolleriyle kadına yüklenmektedir. Öte yandan cinsel ilişkinin genellikle kadının özgür rızasıyla değil baskıyla elde edilmiş göstermelik rızayla veya korkutmayla, zorlamayla kurulduğu gerçeği yok sayılmaktadır. Bunların da ötesinde kadın bedeni toplumsal cinsiyet normlarına dayanarak üretilen hukuk normlarıyla kamusallaştırılmaktadır. Gebeliğin sonlandırılması konusunda yasal temsilciye karar verme yetkisinin tanınması da buna işarettir. Kişinin duygularına, isteklerine, değerlerine son derece bağlı bir konuda kürtaja erişimin ancak yasal temsilcinin rızasıyla mümkün olması kadın bedeni üzerindeki patriyarkal tahakkümün işaretidir. Bu halde çocuğun veya kısıtlının durumunu yasal temsilcinin öğrenmesi kaçınılmaz hale gelmekte, böylece gebenin özel yaşamına saygı hakkı hem gizliliğin ihlali hem de tek başına karar verememesi sebebiyle ihlal edilmektedir. Cinsel saldırı veya istismar halinde 20 haftaya kadar yapılabilen kürtaj da Cumhuriyet Savcısından talimat beklemek veya hâkim kararı beklemek gibi yasal dayanağı olmayan uygulamalar da kadın bedeninin özel yaşamın konusu olmaktan çıkarılıp kamusal bir konu haline getirildiğini göstermektedir. Tüm bu yaklaşımlar ve uygulamalar patriyarkal iktidarın kadın bedeni ve iradesini özgür bırakmadığını gösterirken kürtaja erişimi çoğu durumda fiilen imkânsız hale getirmektedir. Özel alan kavramı kadından ve kadın bedeninden ayrılmadıkça eril tahakküm hukuk düzeni aracılığıyla meşrulaştırılarak sürdürülecektir.

Kürtaj, tüp bağlatma ve spiralde evli kadınlardan koca izni talep ediliyor. Bunun yasal dayanağı nedir, kadınlar için bir itiraz mekanizması bulunuyor mu?

Öncelikle spiral ya da asıl adıyla RİA (rahim içi araç) geri dönüşsüz bir yöntem değildir, dolayısıyla sterilizasyon anlamına gelmez. Ancak tüp bağlatma diye anılan yöntem sterilizasyon niteliğindedir. Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un 6. maddesinin ikinci fıkrasına göre gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyon için eşin rızası gereklidir. Sadece bu ikisi için eş rızası arandığından rahim içi araç yöntemi için yasanın metnine göre dahi eş rızası aranamaz. Eş rızasının gerekli olduğu belirtilen müdahalelerde ise eşin rızası alınmadan yapılmasının herhangi bir ceza yaptırımı bulunmamaktadır. Gebeliğin sonlandırılması yönünden eş rızasının aranması halinde toplumsal cinsiyet açısından doğrudan ayrımcılık söz konusu olurken sterilizasyon yani üreme yeteneğinden yoksun bırakan cerrahi işlem bakımından dolaylı bir cinsiyet ayrımcılığı bulunmaktadır. Sterilizasyon yönünden doğrudan bir ayrımcılık yoktur, çünkü erkek eş de üreme yeteneğinden kendisini yoksun bırakacak nitelikte vazektomi talep edebilir. Bu halde de erkeğin eşinin rızası aranır. Görünüşte nötr bir düzenleme gibi anlaşılsa da toplumda tıbbi bir gerekçe olmaksızın salt isteğe bağlı sterilizasyonu büyük çoğunlukla kadınlar talep etmektedir.

Gebelikten korunma görevinin kadınlara yüklenmesi sebebiyle zaten çocuk doğurmuş olan kadınlar kesin olarak gebeliği önlemek üzere sterilizasyona ihtiyaç duyar. Çoğunlukla kadınların sterilizasyona ihtiyaç duyduğu ve eş rızasını almakta zorlandığı dikkate alındığında eş rızasını arayan düzenleme cinsiyet ayrımcılığı içermektedir ve medeni duruma göre kadınlar yönünden ayrımcılık yarattığı için BM CEDAW hükümlerine aykırı düşmektedir. Ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi hükümlerine göre yalnızca muvafakat veremeyecek durumda olanların yani küçüklerin ve ayırt etme gücünden yoksun kişilerin korunabilmesi için bir başkasının tıbbi müdahale için rızasını aramak meşru sayılabileceği için eş rızasını aramak hasta haklarına açıkça aykırı düşer. İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesinin de ortaya koyduğu üzere ehliyet kısıtlamalarının amacı yalnızca ilgili kişinin menfaatini korumaktır. Sterilizasyon ve kürtajda eş rızası arayan düzenlemelerin temelinde ise gebenin veya sterilizasyon isteyen kişinin değil, erkek eşin menfaatlerini, daha doğrusu iktidarını koruma kaygısından başka bir şey bulunmamaktadır. Anayasanın 90. maddesi gereği iç hukuka dahil edilmiş nitelikte insan haklarına ilişkin uluslararası bir sözleşme hükmüyle yasa hükmü bir konuda çelişirse daha iyi koruma sağlayan hüküm üstün tutulur. Bu bakımdan eş rızasını arayan NPHK hükmünün ihmal edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla eş rızasını almadan salt kadının rızasıyla kürtajı gerçekleştiren bir hekim hukuka aykırı davranmış sayılamayacağı için tazminat da istenemez. Öte yandan eş rızasını temin edemediği için kürtaja erişemeyen kadın yasal süreyi kaçırmadan aile mahkemesine başvurarak 6284 sayılı kanuna dayanarak eşin rızasının aranmaması yönünde karar alınmasını isteyebilir. Çünkü eşler arasında işlenen şiddet eylemlerine karşı önleyici ve koruyucu tedbirler tüketici şekilde sayılmamıştır, hâkime somut olayın gerektirdiği başka uygun önlemleri alma yetkisi tanınmaktadır. Eğer kürtaj için süre kaçırılmışsa da güvenli kürtaja erişim hakkı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesine aykırı biçimde ihlal edildiği için tam yargı davası açılabilir, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulabilir.

[1] https://kadinininsanhaklari.org/wp-content/uploads/2018/08/CEDAW-General-Recommendation-35-%C3%A7eviri-Nazan-Moro%C4%9Flu.pdf

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.