Sorun şu ki, evde yapılan işi unutmaya dair bir eğilim var ve şu anda tüm dikkatler ticarileştirilmiş yeniden üretim üzerine çevrildi.

Fotoğraf: Bettye Lane, 8 Mart 1977 / Çeviri: “Ev İşine Ücret”

Sosyalist feminist teorisyen Silvia Federici, devlete güvenmemek gerektiğini erken yaşlarda öğrendiğini söylüyor. Politik kimliğinin tohumları, sınıfça gittikleri Nazi toplama kampı gezisi, annesinin sık sık geceleyin bombaların düştüğü kızıl gökyüzü altında çocuk büyütmenin ne demek olduğunu anlatmalarında gizli. Federici’nin ailesi, savaşa bağlı olarak İtalya’nın küçük bir yerleşkesine göçer. 13 yaşına kadar bu kasabada büyür, daha sonra komünizmin güçlü kentlerinden biri olan Parma’ya taşınırlar. Politik atmosfer her yere sirayet etmiştir. Federici, faşizmin kadınları asker doğurmaya görevli kılan, vatanın annesi konumlarına sıkıştıran, kadın düşmanı ideolojisi karşısında doğal bir şekilde öğrenci hareketinde, sol ve feminist çevrelerde kendini bulduğunu söyler. Babası, politik ve tarihsel bilgisini aktaran anti-faşist bir entelektüel, annesi tam zamanlı ev kadınıdır. Bu aile dinamikleri içerisinde ilk feminist bilinci oluşmaya başlar.

Aşağıdaki söyleşi, Revolutionary Feminisms (Devrimci Feminizmler)[1] kitabında, Silvia Federici ile yapılan mülakattan üçüncü sorudan itibaren çevrildi. Yay parantez içi bilgiler çeviri ekleridir.

Revolution at Point Zero’da (Sıfır Noktasında Devrim) bahsettiğiniz, yeniden üretim işinin ikili karakteri hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Önsözde diyorsunuz ki; aile evindeki yıllara dönüp baktığınızda, sadece sömürü değil aynı zamanda büyüme ve güvenlik alanı da görüyorsunuz. Ve bell hooks’un renkli kadınlar için evin ırkçı çevreden korunma ve güvenlik alanı olması vurgusundan bahsediyorsunuz.

bell hooks, evin insanların birbirlerine değer verdiği bir yer, bir güvenlik alanı olduğunu söylediğinde, Siyah topluluğun ötesine giden bir gerçeklikten bahsediyor. Ailenin bu yönü, gençliğimde ben de dahil olmak üzere kadın hareketi içinde pek tanınmadı. Şimdi daha yaşlıyım, geçmişi düşününce hayatın o kısmından bazı imajlar, annemin evi değerli hissettiğimiz bir yer hâline getirmesi gözümün önüne geliyor. Kadın hareketine katılmam sayesinde annemi geri kazandım. Ev İşine Ücret (Wages for Housework), annemle yeniden ilişki kurmama yardım etti. O da yavaş yavaş bana güvenmeye başladı, kendini açtı. Babamdan sadece aile için değil kendisi için de ihtiyaç duyduğu parayı istemenin onun için ne kadar can sıkıcı olduğunu anlattı. Sonra bana para vermeye başladı. Çünkü öğrenciyken çok yoksuldum, Amerika’dan beş parasız dönerdim. “Bunu senin için ayırdım” der, bana para verirdi. Onun kendi mücadelesini görmeye başladım. Hiçbir şey söylemedi ama babamla ilişkisini yavaş yavaş yeniden ayarladı.

Galiba bu bizi Ev İşine Ücret (WFH) kampanyasına getiriyor. Bu kampanyanın geliştiği spesifik tarihsel bağlamdan bahsedebilir misiniz?

Kadın hareketi strateji arayışındaydı. Sol feministler bize; ücretli bir iş bul ve sendikaya, sınıf mücadelesine katıl diyordu. Sonra sosyal yardım alan kadınların mücadelesi vardı. Sosyal yardım son derece ırkçı, yanlış bir biçimde siyah kadınların bir sorunu olarak tanımlandığından saldırıya uğradı, aşağılandı. Dorothy Roberts, Killing the Black Body (Siyah Bedeni Öldürmek, 1999) kitabında, kadınlara, refaha saldırmanın toplu hapsetme politikalarını meşrulaştırmaya hizmet edecek olan, fonksiyonu bozulmuş bir siyah aile imajını inşa etmek için işlevsel olduğunu tartışıyordu. Sosyal yardım alan kadınlar, çocuk yetiştirmenin bir iş olduğunu ve her annenin bu nedenle bir çalışan olduğunu söylüyordu.[2] Kışkırtıcı bir şekilde, eğer yalnızca başkalarının çocuklarını yetiştirdiğimizde bu bir iş olarak kabul ediliyorsa o hâlde çocuklarımızı değiş tokuş etmeliyiz, diyorlardı. Sonra İngiltere’de, Aile Ödeneği (Family Allowance, çocuk parası) konusunda[3], ki para doğrudan kadına gidiyordu, bir mücadele vardı. 70’lerin başında, bu desteği geri almak için bir girişim söz konusuydu. Onlarca kadın örgütü sokaklara döküldü. Soru şuydu, kendimizi tüm bu hareketlere karşı nasıl konumlandırmalıyız. Tabii bir de nesiller boyunca kadınların yaptığı, karşılığı ödenmemiş emek ne olacak sorusu vardı.

Bir sonraki sorumuz, birçok kadın için ücretli ve ücretsiz işlerin çakışan alanı; ev işi ve göçmen ev işi emeği ile ilgili. Bize bu ikisi arasındaki ilişkinin WFH kampanyasında nasıl ele alındığından biraz bahsedebilir misiniz?

Bizim için ev işi, öncelikle kadınların karşılığı ödenmemiş, ücretsiz emeği sorunuydu. Çünkü 70’lerde ücretli ev işi, kadınların istihdam edildiği bir iş alanı olmaktan çıkıyordu. Kadınlar, çok az bir pazarlık gücü getiren işler yerine giderek fabrikalardaki ya da hizmet sektöründeki işlere talip oldu. Bu bizim için bir yanlış okumaydı. Çünkü 1980’lerde değişim başladı. Küresel ekonominin yeniden yapılandırılmasıyla, ABD’de ve birçok Avrupa ülkesinde kadınlar maaşlı işgücüne katıldı. Evdeki, en azından orta sınıf ailelerin evlerindeki işler; Uluslararası Para Fonu’nun yapısal uyum ve borç geri ödeme namına dayattığı para politikaları, kemer sıkma programları ile yoksullaştırılan ülkelerden gelen göçmen kadınların emeği ile kapatıldı. Bu, yeniden üretim işinin küresel tekrar yapılandırılması, hesaplanmış bir politikaydı. Dünya Bankası, Caritas gibi kuruluşlar ve tabii ki göçmen kadınların geldiği, kadınların evlerine gönderdiği dövizden çıkar sağlayan Filipinler gibi ülkelerin hükümetleri tarafından uygulandı. Fakat bildiğimiz üzere, birtakım ekonomik güvence arayışları nedeniyle göçmen kadınlar, ailelerini, çocuklarını geride bırakarak uzun yıllar yüksek bir bedel ödediler. Şimdi artık, bu işçilerin, çoğunlukla daha önce kolonize edilmiş ülkelerden gelen renkli kadınların, özellikle yatılı çalışan oldukları evlerde, cinsel saldırı dahil istismar edilmesini ifşa eden geniş bir literatür belgelendi. Bu durum yalnızca sokaktaki cinsel şiddet üzerine endişe etmemiz gerektiği varsayımına da meydan okuyor.

Şu anda, geçmişe bakıyor olmanın faydalarıyla birlikte WFH kampanyasını düşünecek olsanız neye benzerdi?

Yalnızca para talep etmezdik, tabii ki para önemli fakat başka maddi kaynaklar da -ev sahibi olma örneğin- isterdik ve daha açık olarak yeniden üretimin tekrar organize edilmesiyle ilgili mücadelenin yalnızca devlet tarafından organize edilmesini değil aynı zamanda aşağıdan örgütlenmesini isterdik. Ev işi için ücret talep etme, bu işin doğasını ve gerçek nemalananı görünür kılmak için elzemdi. Karşılığı ödenmemiş işin, ücretsiz emeğin reddedilmesi ve yeniden kıymetlendirilmesi idi. Fakat yeniden üretim işinin bir biçimde yeniden organize edilmesi ihtiyacı bizi çekirdek ailenin ötesine götürdü.

Hane işleri küresel ekonominin bir parçası oldu, hizmet sektörü 70’lerden itibaren patladı. Ağırlıkla Küresel Güney’den gelen kadınlar, bu işleri yapmak için Kuzey’e göçtü. Amerika’da siyahların bu işleri ücretsiz ve özgür olmadan yaptığı daha uzun bir tarih, kölelik ve kölelik-sonrası dönemde ücretli olduğu kadar ücretsiz ev işi emeği de söz konusu. Ev işleri hâlâ ırklı, kadın işi hâline getirilmiş ve hâlâ en kötü ücretlendirilen, değersizleştirilen işlerden. Çocuk yetiştirme büyük ölçüde metalaşmış durumda ve metalaşmasının önüne geçerek başka bir şeye dönüştürmeyi de henüz başaramadık. Irksallaştırılmış, kadın işi hâline getirilmiş hem ücretsiz hem de görünmez ev işi ile aynı zamanda ticarileştirilmiş ve piyasalaştırılmış ev işinin bir arada olduğu çelişkili alanda yaşamaya devam ediyoruz. Bu çelişkileri nasıl idare edebileceğimiz konusundaki fikirleriniz neler?

Çalışma koşullarını değiştirmemiz gerek, hem hane içi cephesinde hem de yeniden üretim işinin piyasa düzeyinde yapıldığı çalışma alanlarında. Bu ikisi birbirleriyle birden fazla şekilde yakından ilişkili. Örneğin, kadınlar çalışmak için hane dışına çıktığında, buldukları işlerin çoğu zaman ev işinin uzantısı işler olması tesadüf değildir; dahası, ev işinin aşırı değersizleştirilmesi yüzünden kadınların hane dışında yaptığı işlerden kazandığı ücretler de çok düşük olur. İdeali, tüm kadınların örgütlendiği, yeniden üretim emeği sorunu üzerine mücadele ettiği, nasıl değiştireceğimize, bu işi nasıl yeniden organize etmek istediğimize kolektif olarak karar verdiğimiz bir harekete sahip olmak olurdu. Ücretli işlerde çalışma süresinin indirilmesine, daha iyi hizmetlere dahası kendi kontrolümüzde hizmetlere ihtiyacımız var. Fakat kadınların ev işi yapmasının doğal görüldüğü ve milyonlarcamız bunu karşılıksız yapmaya devam ettiği sürece bunu asla elde edemeyeceğiz. Bu yüzden yeniden üretim işinin ücretlendirilmesi için mücadele etmek hâlâ çok önemli. Bu işin, kişisel bir hizmet değil emek gücünün yeniden üretimi olduğunu -kapitalist sınıfın biriktirdiği- servete katkıda bulunan bir iş olduğunu savunmak önemli. Bu, işi yüceltmek ya da sadece çalışanların yaşamaya hakkı olduğunu ima etmek değildir. Aksine karşılığı ödenmeyen emek sağlamayı reddetmek ve bir nebze ekonomik güvence için hayatlarımızı evde çalış, işte çalış, çalış, çalış, çalış ile harcamamak ve erkeklerin eline bakmamaktır. Ayrıca karşılığı ödenmemiş emeğin alanının bugün genişliyor olduğunu da akılda tutmalı. Şu anda, karşılıksız, ücretlendirilmemiş işleri öğrenciler yapıyor, liseler dahil hatta bu duruma ve kalıcı bir iş elde edebilme umuduyla bedavaya çalışan çok daha fazla insan var.

Bugün bu meseleleri bu şekilde gören ya da bir şeyler üzerine bu şekilde düşünen, örgütlenen herhangi bir hareket görüyor musunuz?

Evet. Göçmen ev işçilerinin mücadelesi ABD’de büyüyor. Pek çok eyaleti kendilerini, daha önceki tüm iş yasalarının reddettiği, hak edilmiş belirli haklara sahip işçiler olarak kabul etmeye zorluyorlar. Kanada’da, Kebek’te, ücretsiz işe karşı bir öğrenci hareketi var, ki öğrencilerin staj sistemleri aracılığıyla sömürülmesi ile ev işçilerinin sömürülmesi arasında sürekli bağlantılar kuruyorlar. Aynı zamanda feminist harekette de bakım işi konusunda bugün büyüyen bir endişe var. Fakat ev işi sorununu kendi bütünlüğü içerisinde ele alan herhangi bir hareket görmüyorum. Dediğim gibi, ev işinin üretici karakterinin tanınması için mücadele etmeyi, bir yeniden temellük sorunu, karşılığı ödenmemiş, ücretsiz emeğin reddi, hem evde hem işte çifte mesai yapmanın reddi ve mücadele için seçeneklerimizi genişletme olarak görüyorum. Ve tabii ki, yeniden üretim işini doğal bir iş ve kadın işi olmaktan çıkarma mücadelesi olarak da görüyorum. Nasıl örgütlenmesi gerektiğini, hangi başlıkta olması gerektiğini tartışabiliriz. Ne talep edeceğimiz, neyi elde edeceğimiz, elimizdeki gücün düzeyine bağlıdır. Önemli olan, aramızda farklar yaratmak için kullanılamayacak ve hepimize toplumsal güç verecek bir şey talep etmektir. İngiltere’deki Aile Ödeneği’ni doğru anladıysam, o bunu yaptı. Oysa ABD’deki Sosyal Güvenlik yalnızca belirli işçileri kapsıyor. Siyah işçilerin yaptığı bir sürü iş Sosyal Güvenlik kapsamında değil. Ev işleri de iş güvencesinden yoksun işlerden. Şunu da eklemek isterim, feministlerin her zaman önerdiği şey, ev işlerini erkekler ile paylaşmak, gerekli fakat yeterli değil. Ev işi yine de hâlâ sermaye oluşumuna verilen ücretsiz bir emek. Dahası çoğu aileyi kadınlar geçindiriyor, işleri paylaşacak herhangi bir erkek yok ortada.

Yani, yeniden üretim işinin değerini talep etme -örneğin çocuk yetiştirmenin- ücret formunda ekonomik değerinin tanınması talebi ile bu işin meta olmaktan çıkarılması illaki bir çelişki olmak zorunda değil, bir arada olabilir?

Bu doğru çünkü kapitalizm yalnızca fabrikalarda, ofislerde değil evlerde de emeğimize ücretsiz el koyarak kendi gücünü inşa etti.

Bölünme konusuna geri dönmek isteriz. Çünkü haklısınız, çoğu yerde sanki alakaları yokmuş gibi birini ya da diğerini konuşuyoruz. Teorinin orada olmamasıyla alakalı değil, feministler bu konularda yazdılar. Yine de bir şekilde eyleme gelince, bu konularda hâlâ çok fazla bölünme var.

Her şeyden öte, feminist hareketin seks işçiliği ve annelik konularında ayrışmasından endişe ediyorum. Sanırım bazı genç feministler, yeniden üretim işine bir tür daha aşağı faaliyet gözüyle bakıyor, çocuk yapmayı zorunlu olarak angarya kabul ediyor. Anlıyorum çünkü ev işi, baskıcı bir biçimde organize edilmiş durumda şu anki toplumda. Fakat şunu görmeliyiz; eğer yeterince alana, zamana ve gerekli kaynaklara sahip olsaydık ve eğer bu işi kolektif bir biçimde örgütleseydik farklı olabilirdi. Çocuk istememeyi anlıyorum hele ki şimdiki koşullar altında. Çocuk yapmama benim verdiğim bir karardı ve hiçbir zaman pişman da olmadım. Fakat bazı feministlerin 70’lerde yaptığı gibi anneliği değersizleştirmemeli ve “kısırlığı” bir özgürleşme stratejisi hâline getirmemeliyiz. Üreme rahmin dışında gelişene kadar kadınların tamamen özgür olamayacağını iddia etmemeliyiz. Ayrıca kadınları politik özneler olarak görmeme eğiliminden de endişe duyuyorum. “Kadın”, benim için, dönüştürücü bir güce sahip olan bütün bir mücadele tarihini temsil ediyor; bir kadın olmanın ne demek olduğunu dönüştürdü, öyle ki sabit ya da değişmeyen hiçbir şey yok.

Müsaadenizle, şimdilerde yaptığınız çocuk, yaşlı ve bakım işi üzerine çalışmanıza geçelim.

Nüfusun “üretken olmayan” bireyleri olarak yaşlılar da çocuklar da bugün saldırı altında. Dolayısıyla onlara ayrılan kaynaklar ve süre devamlı olarak azaltılıyor. Proleter ailelerin çocuklar ve/ya yaşlılar için çok az zamanı var. Okullar, çocuklarla alakalı programları sonlandırıyor ve çoğu zaman testleri geçmek üzere öğretim yapıyor şu anda. Çok açık ki çocuklar bu durumdan acı çekiyor. Yaklaşık rakamla 8 milyon çocuğa, bugün, oldukça erken yaşlarından itibaren, dikkat bozukluğu, hiperaktivite ya da depresyon nedeniyle çeşitli ilaçlar veriliyor. Bu, yeterli bakım, ilgi verilememesiyle ilgili toplumsal bir sorun fakat medikal hâle getirildi. Yaşlıların durumu daha da fena. Deneyimli merkezler kapatıldı. Evde bakım azaltıldı. İşçi sınıfı, yoksul ve tecrit edilmiş bir hayat yaşıyor, ki intihar sayılarındaki artışta kendisini gösteriyor bu durum. Çocuklar konusunda, başka bir mesele, çok erken bir yaşta yeniden cinsiyet ataması eğilimi. Kızlar, oğlanlar, beş altı yaşlarında, karşı cinste olmanın nasıl bir şey olduğunu nasıl bilebilir? Bir oğlan çocuğu, “Biliyorum, ben bir kızım.” dediğinde ne diyor olabilir? “Kadın” bir öz mü? Spesifik deneyimden bağımsız olarak, açıkça kimliklenebilir bir şey mi? Ben çocukken kadın olmak istemezdim, çünkü kadınlara edilen muameleden hoşlanmazdım ve sürekli kız olduğum için ne yapamayacağım hatırlatılırdı. Bu yüzden feminist oldum ve hayatımın önemli bir bölümünü; kadın olmanın anlamını değiştirmek, dahası kadın’ı açık uçlu bir şey hâline getirmek için kavga ederek geçirdim. Çocukların çok erken yaşlarda, sonuçlarından bihaber ve yaş aldıklarında neyi arzulayabileceklerini, neye ihtiyaç duyabileceklerini bilmeden hayati kararlar vermek zorunda olmasından endişe duyuyorum.

Bazı feministler, “kadın” kategorisinin belirli bir tür hayat deneyimi ile, doğumdan itibaren “female”/dişi olarak kategorilendirilme ve sonrasında bir kadın olarak cinsiyetlendirilme ile ilişkili olduğu argümanını üretmenin giderek güçleştiğine inanıyor. Öte yandan, trans kadınların kadın olarak tanımlanamayacağında ısrar eden bazı feministler arasında transfobi sorunu var.

Benim endişem, “kadın olma”nın anlamını istikrarsızlaştıranın, kadınlığın eleştirisini, heteroseksüel aile ilişkilerinin eleştirisini yapanın feminist hareket olduğunu unutma eğilimi. Bu eleştirilerin içinden de diğer hareketler örneğin seks işçileri ve lezbiyen hareketin çıkması kolaylaştı. Toplumsal kimliklerin biyolojikleştirilmesine dair eleştiri trans hareket ile başlamadı. Kadın özgürlük hareketi, kadın olmanın anlamını dönüştürdü, politik özne olarak “kadın”ı yarattı. Bedenler, vajinalar olarak tanımlanmaya karşı mücadele ettik. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve doğa olarak adlandırdığımız şeylerin, sadece maddi farklılıklar var olmadığı için değil toplumsal kültürel değer sistemleri hepsinden öte sınıf sistemleri aracılığıyla daima kavranıp icra edildikleri için toplumsal olarak inşa edilmiş gerçeklikler olduğunu ilk biz dillendirdik.

Bize, Midnight Notes Collective’in (Geceyarısı Notları Kolektifi) nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz biraz?

Midnight Notes, 1979’daki Three Mile Island kazasından sonra başladı. (Nükleer üretim santrali kazası, reaktör kısmen erimiş, Pensilvanya.). Bu kazaya yanıt olarak nükleer karşıtı bir hareket gelişti. Tamamen nükleer patlamalar tarafından yok edilme tehlikesi, nükleer güç tehdidi üzerineydi. Sınıf analizi yoktu. Fakat bir kısmımız şunu söyledi, bazılarımız özellikle siyah insanlar için kıyamet tam da şu anda çoktan kopuyor. Ayrıca hareketin, polisin kollarına atılmak, sivil itaatsizlik gibi taktiklerine dair de eleştirilerimiz vardı. Midnight Notes, böyle başladı. Amerikan felsefeci George Caffentzis öncülük etti, İsviçreli anti-kapitalist Hans Widmer ilk aşamalarında yer aldı. Ben, yıllar içinde birçok makale yazdım fakat kolektifin tam üyesi hiç olmadım. Dergi zamanla, Latin Amerika’daki mücadelelerden etkilendi. Bir de İtalyan hareketinden, Ev İşine Ücret hareketinden etkilenimler vardı. Midnight Notes, teorik olarak, kapitalist gelişime dair farklı bir okuma sundu. Anti-kapitalist mücadeleye dair Marksist otonomi geleneğinden farklı bir önerisi vardı. Meksika ve Guatemala’daki, Afrika’daki mücadelelerden ve tabii feminist hareketten çok fazla ilham aldı.

Marksizm, komünist politikalar ve Marks ile ilişkinize dönmek istiyoruz. Daha önce savaş sonrası politik atmosferden, aile dinamiklerinizden, İtalya’dan söz ettiniz. Marksist kategorilerden örneğin “ilksel birikim” (primitive accumulation) ile ilişkiniz ya da “gayri maddi emek” (immaterial labour) eleştirinizden bahsedebilir misiniz? Bu kategorileri kavramsallaştırma biçiminiz farklı Marksist geleneklerle nasıl uyumlu ya da karşıt açıklayabilir misiniz?

İtalyan feminist Mariarosa Dalla Costa gibi feministler ile birlikte yaptığım çalışmalar sayesinde hatta ondan da önce, İtalyan Marksist işçici (it. operaismo, ing. workerism)[4] gelenek ile etkileşime girdim. Bu Marksizmin faal kısmını teşkil ediyordu. Kapitalist toplumun içkin dinamiklerle gelişmediğini, her zaman mücadeleye karşı geliştirilen bir yanıt olduğunu, tepki olarak geliştiğini öne sürüyordu. Operaismo, Mario Tronti’nin çalışmasıyla birlikte, Leninci ekonomik ve politik mücadele ayrımını reddetti. “Toplumsal fabrika” (social factory) kavramını sundu, ki bu fikir zaten Marks’ın kendisinde vardı, kapitalist gelişimle birlikte, toplum fabrikaya -yani değer üretimine- tabidir. Fakat Tronti, kadınları toplumsal fabrika’nın merkezinde özneler olarak asla görmedi. Baktığı yer yalnızca öğrenci hareketiydi. Tronti’nin çalışmasına dair bir diğer eleştirim de sürekli olarak vurguladığı, kapitalizme karşı mücadelenin kapitalist gelişmenin tepe noktasında yer aldığı iddiası. Tronti, örneğin, sözgelimi Üçüncü Dünya’daki mücadelelerle hiç ilgilenmedi. Ben, Tronti okuduğumda zaten ABD’de yaşıyordum ve kölelik karşıtı mücadelenin, Siyah İktidar ve Sivil Haklar hareketinin ve kolonyalizm karşıtı mücadelenin örneğin Vietnamlılar’ın mücadelesinin farkındaydım. Benzer şekilde, “bilişsel kapitalizm” ve “gayri maddi emek” (ya da duygusal emek/ immaterial labour) kavramlarını da kabul etmiyorum. O da belirli işçilik kollarına devrimsel özneler olarak ayrıcalık veren Avrupa merkezci bir kavram, ki bilgisayar ve dijital teknoloji türlerinin üretimi için neyin gerekli olduğunu unuturlar. Ayrıca “gayri maddi emek” benim için fazla Kartezyen, Marksist otonomistlerin de yaptığı gibi, maddi olmayan ve duygulanımsal (affective) emek arasındaki ayrım yapaydır ve cinsiyete dayalı iş bölümünü yeniden üretir. Başka şeylerin yanı sıra duygusal/duygulanımsal (emotional/affective) emek içinde bilişsel bir içeriğin olmadığını varsayar. Kadın hareketine bir jest olarak “duygulanımsal iş”in girişini okudum. Spinoza’dan alınmış ve “duygusal iş”ten farklı bir anlama sahip. Hepsinden önemlisi de maddi ve gayri maddi emeği ayıramazsınız. Bakım işi, çocuk yetiştirme, bunlardan hangisi? Seks işçiliği, maddi bir iş mi gayri maddi bir iş mi?

Son zamanlarda toplumsal yeniden üretim teorisi üzerine akademideki canlanma üzerine fikirleriniz neler?

Toplumsal yeniden üretimi, ev dışında icra edilen daha geniş etkinlikler ile ilişkilendiren bazı güncel çalışmalar kullanışlı. Yeniden üretim işi kavramını genişletiyorlar. Artık ev işi olmadığını gösteriyorlar. Gerçekte, bu iş hiçbir zaman tamamıyla ev işi zaten değildi. Yeniden üretim işi, ev dışında da okullarda, hastanelerde daima yer aldı. Sorun şu ki, evde yapılan işi unutmaya dair bir eğilim var ve şu anda tüm dikkatler ticarileştirilmiş yeniden üretim üzerine çevrildi. Bana kalırsa herhangi bir toplumsal yeniden üretim teorisi, yerli halkların mücadelesi ve ekolojik mücadele ile ilgilenmeli. Bunlar görmezden gelinemeyecek güçlü toplumsal hareketler ve Marks’ın çalışmasını bazı önemli açılardan yeniden düşünmemizi talep ediyorlar. Örneğin, dünya çapında endüstrileşmenin yaygınlaşmasının etkilerine dair umutlu bakışı yeniden düşünmemizi. Öncelikle kapitalist gelişimin küresel genişlemesi, dünyanın tamamında proleterler arası birleşme faktörü hiçbir zaman olmadı. Yalnızca yeni bölünmeler, tabakalaşmalar, yeni sınırsız sömürü alanları yarattı. Dahası, bu genişlemeyi çevrenin korunmasıyla nasıl bağdaştırabiliriz? Endüstrileşme, Marks’ın zamanında zaten halihazırda çevreyi yok ediyordu. Şu anda nasıl yıkıcı olduğunu görebiliyoruz. Bu konunun, herhangi bir toplumsal yeniden üretim teorisinin göbeğinde olması gerektiğini söyleyebilirim.

Son olarak Ev İşine Ücret New York kampanyasının, 1972-75 yılları arasındaki arşiv materyallerinden derlenen, yayınlamış olduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Bu kitap[5], sadece teorik açıdan değil belirli mücadelelerin parçası olarak da ne kadar çok iş yaptığımızı gösteriyor. Geç 70’lerde, ekonomik ve kültürel neoliberalizm tarafından üretilen kapitalist gelişimin yeni formlarının eleştirisine başladığımıza işaret ediyor.

Çeviren: Nehir Kovar

[1] Revolutionary Feminisms – Conversations on Collective Action and Radical Thought, Editörler: Brenna Bhandar, Rafeef Ziadah, Verso Yayınları, 2020. Kitap, Türkçeye henüz tercüme edilmedi. İlgilileri, aynı kitapta Avtar Brah ile yapılan mülakattan yine benim çevirdiğim, kesişimsellik ve diaspora kavramları etrafında kurulu bir metne şuradan erişebilir.

[2] Genel kavram olarak kullanıldığında welfare – refah olarak, uygulamada kullanıldığında sosyal yardım olarak çevrildi: Örn. women on welfare – sosyal yardım alan kadınlar.

[3] “1970’lerde, Birleşik Krallık’ta Muhafazakâr hükümetin seçilmesiyle, Aile Ödeneği ki ilkin 1946 yılında sunulmuştu, Aile Ödeneği, primsiz bir ödenek sağlamak için vergilendirme yoluyla finanse edilen, Aile Geliri Eki (Family Income Supplement) getirilmesinden etkilenmiştir. Bu, Aile Ödeneği’ndeki herhangi bir artışı sınırlandırmak üzere test edilmiş bir yardımdır. Bu önlemin getirilmesine çocuklar için süt desteğinin geri çekilmesi eşlik etti.” (Dipnot çevirisi, sayfa 403, ikinci dipnot.)

[4] Workerism, Türkçeye genelde işçicilik olarak çevirilmiş, işçici olarak ifade etmeyi yeterli gördüm. Öneri ve bilgilendirmeler için Yeşim Dinçer’e teşekkürler.

[5] Wages for Housework: The New York Committee 1972–1977; History, Theory, Documents, ed. Silvia Federici and Arlen Austin (New York: Autonomedia, 2017).

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 − nine =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.