Yoksulluğa Feminist İsyan Kampanya Grubu olarak, 18 Haziran Cumartesi günü Bursa’nın Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi’nde (DOSAB) 10 Mart’tan beri süren Acarsoy Tekstil direnişine dayanışmaya gittik. İnsanca çalışma koşulları için, ağır baskı, mobbing ve cinsel tacize karşı Öz İplik-İş’te örgütlenerek sendikalaşan dört kadın, sendikal haklarını kullandıkları ve ses çıkardıkları için İş Kanunu’nun 25/2 maddesi kullanılarak işten atılmıştı. Çalışanlarının %70’i kadın olmasına rağmen kadınların hiçbir ihtiyacının gözetilmediği, kadınlara göre düzenlenmeyen, tam tersine ücret ve zam ayrımcılığı uygulanan, sürekli hızlandırılan ağır makinelerle çalıştıkları için sağlık sorunları yaşamalarına sebep olan, işçi sağlığı ve işçi güvenliğinin dikkate alınmadığı, kadınların tuvalete gitmelerine, su içmelerine, giydikleri kıyafetlere bile müdahale edilen bir ortamda çalışan Acarsoy işçileriyle çalışma koşulları, direnişleri ve talepleri hakkında sohbet ettik. Selinay Yılmaz 10 Mart’ta, Emel Didir, Öznur Mantarcı ve Dilek Dündar ise 25 Mart’ta düzmece tutanaklar bahane edilerek işten çıkarıldıklarından beri asla susmuyorlar. Onları haklarını aradıkları için işten çıkaran Acarsoy Tekstil ise Inditex grubuna ait Zara, Pull & Bear, Bershka, Massimo Dutti, Stradivarius, Oysho ve buna ek olarak H&M gibi kadın ve lgbti+’lara ayrımcılığa karşı olduğuna dair bir imaj oluşturmaya ve bu imajı pazarlamaya çalışan markalara iplik üretiyor. Yoksulluğa Feminist İsyan grubu 28 Haziran’da Inditex grubuna Acarsoy Tekstil’in ihlallerini anlatan bir mektup gönderdi. Selinay, Emel, Öznur ve Dilek ise direnişlerinin sesini duyurmamızı talep ediyor.

Merhaba, öncelikle sizi bir tanıyabilir miyiz?

Emel: Merhaba, ben Emel Didir. 14 yıldır Acarsoy’da emekçiydim.

Dilek: İsmim Dilek Dündar, ben de 2.5 sene Acarsoy’da çalıştım.

Sendikaya üye olmaya nasıl karar verdiniz?

Emel: Ustaların baskılarına, mobbinglerine, tacizlerine karşı sendikaya üye olma kararı verdim.

Dilek: Ben zaten sendikal bilince sahip bir insandım. Burada sendika olmadığını biliyordum, ama içeride örgütlenme olduğunu bilmiyordum. Duyar duymaz hemen üyeliğimi gerçekleştirdim.

İş Kanunu’nun, işverenlere işçinin “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” nedeniyle iş sözleşmesini sona erdirme hakkı tanıyan 25/2. maddesi sebep gösterilerek işinize son verildi. Patron sizce bu son derece muğlak ve sorunlu maddeyi nasıl kullanıyor, neleri gerekçe göstermeye çalışıyor?

Dilek: Bahane ediyorlar tabii ki. Düşünsenize, “sataşma” diye bir ibare var iş çıkış kâğıdımızda. İki buçuk yıl boyunca asla hiçbir arkadaşımla en ufak bir tartışma yaşamadım ben. 25/2’den çıkarılan üç arkadaşız. Üçümüzün de içeride hiç kimseye ne psikolojik baskı uygulamışlığı, ne bir sataşması var. Ama patronlar kendilerini nasıl haklı çıkarabileceklerini düşünmüşler, birkaç tane de yandaş bulmuşlar, yalan ifadelerle tutanak yazmışlar. İki buçuk sene boyunca hakkında bir tane tutanak yazılmamış bir insana üç gün arka arkaya aynı gerekçeyle tutanak yazılmış. 25/2’den çıkardıkları için tabii tazminat vermediler, işsizlik maaşı da alamıyoruz. Her yönden önümüzü kapatıyorlar yani, ama yıkılıyor muyuz? Hayır.

Emel: Zaten onlar insanların haklarını vermiyorlar ki. 25/2’yi de bizim hakkımızı gasp etmek için, pandemiyi de bahane ederek kullanıyorlar. Çünkü başka bir gerekçeleri yok. Benim mesela 15 yıldır bir tane tutanağım yoktu. Beni işten çıkarttıkları akşam üç tane tutanak sundular önüme. Resmen tutanaklarla beni tehdit edip sonra fesih kâğıdı çıkardılar. İnsanlara sataştığım öne sürüldü. 15 yıldır hiçbir arkadaşımla ne tartışmışlığım ne huzur bozmuşluğum var. Yani başka bir açığımı bulamadıkları için bu şekilde iftira atıp bizi kapının önüne koydular. 25/2’den gecenin 10’unda kapı dışına attılar, işten çıkarttılar. Ben fesih kâğıdını imzalamadığım için noterden eve tekrar bu kâğıdı gönderdiler. Abim de kâğıdı okudu. Onda da 25/2 gerekçe gösterildiği için, yani “ahlaki kurallara uymamak” ibaresi olduğu için benim şu an abimle aram bozuldu. Evimizin huzurunu bile bozdular yani.

Acarsoy tekstil fabrikasında işçilerin %70’nin kadın olduğunu biliyoruz. Peki, çalışma koşulları ve ücretler konusunda kadınlara nasıl bir ayrımcılık uygulanıyor?

Emel: Erkekler gidiyorlardı, lavaboda rahat rahat sigara içiyorlardı, rahat rahat çay kahve içiyorlardı, ama kadınlara sürekli fazla makine yükleme, fazla makine baktırma, lavabolardan çıkarttırma gibi baskılar yapılıyordu. Ücretler konusunda da, mesela, erkekler rahat çalıştığı halde bizden fazla alıyorlardı. Zaten şu anda içeride bir erkekle konuştuğun zaman, “Ben sendikaya üye olmam, kadınlar düşünsün, benim rahatım iyi” diyor. “Çayım önümde, fazla ücretimi alıyorum” diyor. Kadınlar düşünsün diyorlar yani, bu işletmede de en çok kadınlar eziliyor.

Dilek: Evet, kadınların işleri daha ağır olmasına rağmen, erkekler daha fazla ücret alıyor. Kadınların hiçbir şekilde değeri yok onların gözünde. Makinenin başından az ötede tuvaletin kapısı, ama makine çalışırken tuvalete gidemiyorduk ya. Gidip makinenin başındaki sebilden su içemiyordum. Niye? Performans düşmesin, randıman düşmesin diye. Hep kendimizden ödün verdik. Yanımızdaki arkadaşımız rahatsızlanırsa biz onların da makinelerine bakmak zorundaydık. Birisi işe gelmeyince işe gelenler cezalandırılıp fazla makine baktırılıyordu ama fazla ücret almıyordu. Erkekler için ise durum farklı. Diyelim ki bakım elemanısın, makinede arıza olmadığı sürece odanda yan gelip oturuyorsun. Ufak bir arıza olunca geliyor, beş dakika bakıyor, o kadar. Arıza olunca önce koca fabrika içerisinde ustayı aramak zorunda kalıyoruz, çünkü şirketin verdiği telsiz telefonu taşımıyordu yanında. Bazen onu aramak o kadar yoruyordu ki bizi, sırf bunu yapmamak için ufak tefek arızaları ben kendim gideriyordum yani. Bakımcılardan öğrenmiştim, onlar yaparken baka baka. Vallahi onların işini de yapıyordum yani, çünkü artık onları aramak zulüm gibi geliyordu fabrikanın içinde. Düşünün, ben dört tane makine bakıyorum. Bir makinenin boyu 35 adım. 35 adımda bir makinenin bir başından öbür başına varıyorsun. Ve ben dört makine bakıyorum bu şekilde. Bir de ben 10-15 dakika fabrikanın içinde usta ararsam ne olur? Döndüğümde bütün makineleri darma duman, hepsi kopmuş halde bulurum. Onu toparlamam benim bir iki saatimi alır. Ben de bu sebeple kendi arızamı kendim gideriyordum yapabileceğim ölçüde, elektronik bir arıza olmadığı sürece.

Peki, arayıp da bulamadığınız ustaya bir uyarı yapılıyor muydu?

Dilek: Hayır, hayır, asla. Mesela ben tuvalete gidiyorum, ikinci dakikada kapı yumruklanarak dışarı çıkartılıyorum. Girdiğin gibi çıkacaksın. Beni girdiğim gibi kapı yumruklayarak dışarı çıkartan usta, 45 dakika tuvalette oturup sigara içen bir usta. Kapısı da hemen yanımızda, açıp o dumanı bize koklatıyor. Yani onun kokusuna maruz kalıyoruz kapalı alanda. Cam yok, havalandırma yok, hiçbir şey yok. Nemle hava 45-50 derece. Yani artık bayılacak raddeye geliyorduk sıcaktan. O kadar bunalıyorduk ki. İçerideki sıcağı görseniz inanamazsınız.

Tuvalete gitmenin bu kadar zor olduğu koşullarda regl günleri nasıl geçiyordu?

Dilek: Zaten bir erkeğe bunu nasıl söyleyebilirsin ki? Tuvalete gitmem gerekiyor, ben regl oldum demeye utanıyorsun, diyemiyorsun. Diyemiyorduk. Tuvalete gidiyorduk, bu sefer “Niye zırt pırt tuvalete gidiyorsun?” diye hesap soruyorlardı hemen. İçtiğimiz sigaranın, yemek saatinde içtiğimiz çayın, kahvenin her şeyin hesabı soruluyordu bizden. Ama ustalar odalarında video izliyorlar, oyun oynuyorlar, film izliyorlar, kahveleri ya da çayları ellerinde. O kadar rahatlar ki anlatamam. Bazı erkeklere de sendikaya üye olmayı düşünür müsünüz dediğimizde, bir tanesi şahsen bizzat benim yüzüme “Benim rahatım iyi, ben rahatımı bozamam,” dedi. Sen sürün yani, sen ne yaparsan yap diyor.

Fabrikada baskıyla, cezasızlıkla yıllardır süregelen mobbing ve cinsel tacizlerden de bahsediyorsunuz. Bunları biraz daha açmanız mümkün mü?

Emel: Mesela içine renkli bir şey giydiğin zaman yakası gözüküyor ya, erkekler diyorlardı ki “Onu giyme, onun rengi pembe ya da kırmızı bizim çok dikkatimizi çekiyor.”

Dilek: Kadınların kıyafetleriyle ilgili çok taciz oluyordu evet. Erkekler geliyor sana diyor ki, “Sen dün içine bu renk çamaşır giymişsin, bugün bu renk, çok belli oluyor dikkat çekiyor.” Benim ne renk giydiğimden sana ne. Sana ne yani. Benim bir yakınım vardı fabrikada çalışan, kız hiçbirimize söylemeden bir anda işi bırakıp çıktı. Daha sonra, ben işten çıkarıldıktan sonra bana orada tacize uğradığını söyledi. Daha önce söylemeye korkmuş, ailedeki erkeklerin başı belaya girer diye söyleyememiş. Bir günde işten çıkmaya karar verip çıkmış.

Bu tür şeyleri şikâyet edebiliyor muydunuz ya da şikâyetlerin bir karşılığı oluyor muydu?

Dilek: Dediğim gibi, ben bu olayı daha yeni öğrendim. Üzerinden biraz zaman geçmiş ama bununla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmayı düşünüyoruz. Geçen zaman yüzünden belki bir şey yapamayız ama en azından suç duyurusunda bulunacağız.

Emel: Bir arkadaşımıza da bir taciz olmuştu. Ben o arkadaşımla görüştüm, konuştum, dedim ki suç duyurusunda bulunalım. O da ailesinin kulağına gider diye, fabrikada adı çıkar diye kabul etmedi. Taciz eden kişiye de seni şikâyet edeceğim deyince o kişi, “Ben eski elemanım, bana bir şey olmaz, olan sana olur” gibi laflarla arkadaşı susturdu, konu kapandı. Tehditlerle kadınları bastırıyorlar.

Çıkarılırken herhangi bir tazminat ödenmemiş, Dilek hatta senin çocuğunun kreş hakkı da elinden alınmış. Çıkarılma süreciniz nasıldı?

Emel: 10 Mart’ta, beş buçuk aylık eleman olan Selinay (Yılmaz) arkadaşımız bize gözdağı vermek için çıkarıldı. Sonra fabrikanın önünde grev kararı alındı. Biz yine içeride sendikal örgütlenmeyi yavaş yavaş sürdürüyorduk. Sonra 25 Mart’ta fabrikanın önünde bir basın açıklaması oldu. Ben o gün 15.00-23.00 vardiyasındaydım. İşe geldim, saat 21.45’te usta beni yönetimden çağırdıklarını söyledi. Ben de personel müdürlüğüne gittim. Birden bana hakkında şöyle tutanaklar var dediler. Ben de, “Ben 15 yıllık elemanım, bu zamana kadar bir tane tutanağım yokken siz şimdi sendika kapıda olduğu için beni tehdit ederek bana üç tane tutanak sunuyorsunuz. Sırf sendika üyesi olduğum için bunu yapıyorsunuz,” dedim. Hazırlamışlardı zaten çıkış kâğıtlarımı, fesih kâğıdını hemen önüme koydular. Ben de imzalamıyorum dedim. Sonra fabrikadan çıkardılar beni. Bir tane kadın benimle soyunma odalarına kadar geldi. Bir şey alıp almayacağıma bakmak için yanımda gardiyan gibi bekledi. Ben ne yapayım sizin eşyanızı? Mesela benim ayakkabım yırtıldı, fabrikada terlik giyiyordum, ayakkabı sürem dolmadı diye bana ayakkabı verilmedi. Denetlemeye gelinecekti, ben gittim ayakkabı talep ettim. Yöneticilerden bir tane kadın bana dedi ki, “Senin daha süren dolmamış, sana çıkma ayakkabılardan verelim.” Yani başkasının giydiği, çıkan işçilerin ayakkabılarından verelim demek istiyor. Ben de, “Kabul etmiyorum, ben hurdacı değilim” dedim. Hep bu şekilde yani. İş güvenliği açısından da sıfır zaten. O kadar fazla makine baktırıyorlar, insanları at gibi koşturuyorlar, insanlar acele etmekten iş kazası geçiriyor. İş kazası geçirince de gelip sana “kendi hatamdı” diye kâğıt imzalatıyorlar.

Dilek: Cuma günü izin günümdü, 15.00-23.00 vardiyasına başlayacaktım. 26 Mart Cumartesi günü geldim. Daha kapıda güvenlik benim ismimi söyleyerek servisten indirdi beni, seni personelden bekliyorlar dedi. Gittiğimde “Bordro imzalaman gerekiyor, bir de hakkında şikâyet var, tutanağın var,” dediler. Tutanağa göre ben arkadaşlarıma psikolojik baskı uygulamışım, onlara sataşmışım, huzurlarını düzenlerini bozmuşum. Ben o şikâyet dilekçesinin altına, “Yukarıda yazılan ibarelerin hepsi üzerime atılan iftiralardır, hiçbirisini kabul etmiyorum” diye savunma yazdım. Onun dışında bordro imzalattılar. Bugüne kadar ben hiç bordro imzalamamıştım niye imzalıyorum şu an diye sordum. Prosedür diye geçiştirdiler. Ama beni orada çok uzun süre beklettiler. Anladım ki o da servislerin çıkış saatine denk gelmeyeyim, arkadaşlarımla temas kurmayayım diyeymiş. En son artık iş fesih kâğıdını getirdiler önüme. “Ben bunu imzalamıyorum, avukatımla konuşmadan kesinlikle hiçbir şeye imza atmam,” dedim. “Size güvenmiyorum, siz bana kumpas kurdunuz,” dedim. O şekilde çıkışım verildi. Pazartesi günü de oğlumun sanayi bölgesindeki kreşten çıkarıldığını öğrendim.

Şu an bu direnişte talepleriniz neler?

Emel: İlk önceliğimiz işimize geri dönmek ve sendikal haklarımızın tanınması, insanların sendikal özgürlüklerinin kısıtlanmaması. Bizi 25/2’den, yani “ahlaki kurallara uymamaktan” çıkarttıkları için insanlar ve özellikle kadınlar şu an sendikalı olmaya korkuyor, çekiniyor. Aslında herkes sendikanın gelmesini istiyor, ama ‘ya bize de ahlaki kurallara karşı geliyorlar derlerse, ya bize de aynısı olursa’ diye kendilerini bastırıyorlar.

Dilek: Biz işimizi on numara yapan insanlardık, haksız yere işten çıkarıldık. 2.5 sene boyunca bir tane hatam yok, yani en ufak bir hatamı bulamadılar benim. O yüzden bizim işe geri iademizi, sendikal haklarımızın tanınmasını istiyoruz. Kadına karşı yapılan baskının kaldırılmasını istiyoruz. Taleplerimiz böyle.

İçerideki işçilerle iletişiminiz nasıl?

Emel: Biz burada direnişimiz sırasında şu arkadaki arsaya arabalarımızı park ediyorduk, yönetim kapattı arsayı, bizi engellemeye çalıştılar. Burada bir ceviz ağacımız vardı. Onu kestiler gölgesinde dinlenmeyelim diye. Sonra karşıdan işçiler bize bakıyorlardı, dinliyorlardı. Karşımıza yapay çim gerdiler, içerideki işçiler bizi görmesin diye. Yani her türlü engel koymaya çalışıyorlar ama bizi yıldıramadılar.

Dilek: İçeridekilerle aramız çok iyi. Yani hiçbir şekilde bozulmadı. Ben işten çıkarıldım, arkadaşlarım diyor ki “Biz seninle ne güzel yardımlaşarak çalışıyorduk, nasıl olur da senin hakkında kavga ediyormuşsun, psikolojik baskı uyguluyormuşsun diye yazarlar.” İşten çıkarıldığıma inanamadılar, “Sen izindeymişsin de geri dönecekmişsin gibi hissediyoruz,” diyorlar. Şu anda biz 25/2’den çıkarılınca onlar da biraz duraksadılar. Sendikaya üye olanlar üyeliğinde kaldı ama yeni üyelikler biraz yavaşladı. Sonuçta 25/2’den tazminatsız çıkarıldığımız ve işsizlik maaşı da alamadığımız için çekiniyorlar. Ama biz daha güçlüyüz onların karşısında. Asla korkmuyoruz.

Biz kadınlar işte de evde de çalışıyoruz. Bu direniş evdeki yükünüzü, görünmeyen emeğinizi nasıl etkiledi?

Emel: Ben zaten ayrıyım, annemlerle beraber oturuyorum. Ailem bana bu konuda çok destek oluyor. Hatta babam da bir gün geldi buraya direnişe, önlüğü ona da giydirdim J

Dilek: Maddi sıkıntılar yaşadık hepimiz. Evde de çalışıyoruz tabii ki. Ama biz yeri geliyor evdeki işlerimizi aksatıyoruz, çocuklarımızı bazen ihmal ediyoruz, ama hakkımızın peşini bırakmıyoruz. Ben buraya çocuklarımla geldim. Ramazan ayında eşim izindeydi bir ay boyunca eşimle birlikte geldim. İki oğlum var, biri 11 biri 5.5 yaşında. Onlar da geliyorlar benimle buraya, direnişte büyüyorlar. Ben oğlumu sendika aracılığıyla kreşe tekrar yazdırdım. Yazdırdıktan sonra oğlum öğretmenine, “Benim annemi işten çıkardılar ama ben annemi dinledim, haklı benim annem, hakkını arıyor,” demiş. Bana bunu öğretmeni söyledi, o kadar duygulandım ki anlatamam. O da görüyor. Gözünün önünde yaşıyoruz her şeyi. Olsun, öyle büyüsünler. İki tane oğlum var, onlar da yarın öbür gün kadınlara saygılı olmayı, adaletli davranmayı öğrensinler.

Sana destek oluyorlar mı?

Dilek: Hele küçük olan, inanılmaz! Tezgâhın önünde bir sandalyesi var çıktığı, “anne ben bardak yıkamayı biliyorum”, “anne ben yemeği karıştırabilirim”, “anne ben servisi yapabilirim, tabakları koyabilirim” deyip duruyor. Babalarından da öyle görüyorlar. Ben çalışırken de, burada direnişteyken de bu böyle.

Bugün 100 güne yaklaşan (10 Temmuz itibariyle 119) direniş süreciniz hakkında neler söylemek istersiniz? Neler deneyimlediniz, kendinizi ve çevrenizi de düşündüğünüzde, hayatınızda neler değişti?

Emel: Ne oldu? Biz içerideyken işimizde gücümüzdeydik, kimseye bir şey demiyorduk, ama burada sesimiz daha gür çıkıyor. Çünkü özgürüz artık, her şeyi daha rahat ifade edebiliyoruz.

Dilek: Bizim sesimizi duyan herkes, her platformda, bizim sesimize ses verirse, bize destek olduğunu söylerse çok daha fazla güçleniriz. Ben kendimi bildim bileli hep güçlü bir insandım, boyun eğmeyen, asi bir insandım. Aile içinde de böyleydim. Baskılara boyun eğmiyordum. Ama bu süreçte çok çok daha güçlendim, özgüvenim arttı. Hiç kimseden korkmuyorum, ne olursa olsun hepsinin karşısında dimdik ayakta durabilirim. Yeter ki sağlığım, ailemin sağlığı yerinde olsun, onun dışında her şeye göğüs gerebilirim.

Çok teşekkür ederiz!

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.