Çok sesli bir edebiyatı hem de abilikten, erkeklerin egomanisinden arınmış, cinsiyetçilikten uzak, ilkelerini yalnızca paranın belirlemediği bir yayıncılığı savunacağız. Çünkü İletişim Yayınları’nın Serbes’i hiç bekletmeden, tereddütsüz basması yalnızca tek bir yayınevini ilgilendiren bir durum değil, sektörün genelinin meyyal olduğu o “basmaktan çekinmeme” hâline de işaret ediyor.

Romina Tomás, Desintegrar(se)

Ayhan, Zeynep ve Nilgün Özçelik’in katili Emrah Serbes, “yaverine” üstlendirerek üzerini örtmeye çalıştığı aşırı hız cinayetini, muhtemelen delil karartmak için altı gün bekledikten sonra bir “vicdan atağı” sonucu itiraf ettiği mektubunda, birilerinden aldığı akılla olsa gerek, bazı “hafifletici” sebepler sıralamıştı: Çarptığı aracın arka farları çalışmıyordu ve hemen 112’yi aramıştı. Bunların doğru olmadığı da kazayla ilgili başka gerçekler gibi kısa sürede ortaya çıktı.

Bu durumda şöyle soralım: Emrah Serbes iyi bir senarist midir? Bir senaryo nasıl olmalı, her şeyden önce inandırıcı mı olmalı? Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi, erkeklerin parayı bulunca alkollü dumanlı kafayla lüks araca binip aşırı hız yapmak gibi kötü huyları mı vardır? Erkeklerin dünyasında parası olana daha mı çok abi denir, suçu daha mı hevesle üstlenilir? Maçoluk, edebiyatımızda bir alt tür müdür? Kurmacayı yazan kurmacaya kendini çok mu kaptırır? Afili filintalık böyle bir müessese midir? Kaza yaptığında yaralıları gördüğün hâlde neden ambulans çağırmazsın mesela? Edebiyat ve kültür dünyamızda tacizci ya da cezasızlıkla ödüllendirilen katil erkeklerin dönüşü hep mi muhteşem, hep mi büyük paralarla olur? Sektör mü bunu istiyordur, halk mı? Behzat Ç.’nin tahminen ne zaman boku çıkar? Ve pek tabii şunu soralım: HİÇBİRİNİZDE UTANMA YOK MU?

Duyduk duymadık demeyin, kendisi de Twitter’da paylaştı zaten, Emrah Serbes üç kişiyi taksirle öldürdükten ve üç yıl kadar hapisle ödüllendirildikten sonra “aramıza” geri döndü. Geçtiğimiz aylarda İletişim Yayınları’ndan kitabı çıktı. Neden ve nasıl bu kadar hızlı diyene ateş püskürüldü, “yazarın yazma hakkı” varmış. Son olarak Blu TV yeni bir Behzat Ç. yapımıyla karşımızda. Ne kadar da yeni ve ilginç bir proje. Emrah Serbes, beraberindeki oyuncu adamlarla sette gururlu pozlar vermiş, onları paylaşıyor. İnsanlar hâliyle tepki gösteriyor, “Sen cezasını çekmemiş bir katilsin.” diyorlar. Gerçek bu. Yerini bulmamış adalet, adam ortalıkta dolaşmaya başlayınca ve sektörde değerini hiç kaybetmediği anlaşılınca, hâliyle küçük çaplı bir infial yaratıyor. Savunanı da var tek tük, “artık metroya binmeye bile korkuyormuş Emrah” (ne dramlar var). Zeynep Özçelik bir daha asla metroya binemeyecek. Çünkü hayatı bir hiç uğruna (bir erkek eğlencesi olarak ‘bu araba kaç basıyor’ sorusunun yanıt bulması için) gasp edildi. Farkındalar, umurlarında değil. Bazılarına göre Behzat Ç.’nin lanlı lunlu konuşmaya devam etmesi daha değerli çünkü. Akılları ve vicdanları o kadar, oradalar, o seviyedeler, orada debeleniyorlar. Sektöre yetiyor. İletişim Yayınları kitabı bunlar için basıyor, Blu TV diziyi bunlar için çekiyor.

Emrah Serbes’in ve onu savunan diğer erkek yazarların/eleştirmenlerin tahayyülünde de böyle bir kitle var, kitleler onları erkek-tanrı kabul etsin, suçlarını erkekliklerini filan mazur görsün, onlara abi desinler, onlar da gönensin. Bu adamlar sanatı sanatçıdan cart diye ayırıyorlar ve zaten bu bir sektör. Para da konuşuyor. Emrah Serbes böylece adeta dayatılıyor. İnsanlar ona katil diyor, o utanmıyor, sektör utanmıyor, zaten son sözü de para söylüyor. Emrah Serbes ve Behzat Ç., memlekette, dünyada, kainatta başka “edebiyat” yokmuş gibi durmaksızın dayatılıyor. Tacizci erkeklere, ceza çekmemiş katillere acilen para lazım. Şöyle tasalanan var: Ama nasıl geçinecekler? Hasan Ali Toptaş mesela nasıl geçinecek hiç düşündünüz mü? (Limon satsın? Ama pazarcı kadınları rahatsız etmesin lütfen.) Ayrıca, yayıncılara ve platformlara para lazım. Arzın sahibi ahlaktan yoksun, talep de bazen var-sayılıyor. Bu hızlı ve muhteşem geri dönüşlerin sebebi bunlar. Bu sektör, erkek bir sektör. Tüm bunların bir sanat dalı olarak edebiyatla aslında ne alakası var, tartışılır. Ne kadarı işinize geliyor, tartışılır. Emrah Serbes ne kadar iyi bir yazar, o da tartışılır. Emrah Serbessiz kalan bir toplumun hayat damarlarına bir hâller olur mu, tartışılır. Emrah Serbes’i iyi yazarlık üzerinden savunanlar edebiyata çok mu hakim ya da edebiyatı hangi fallusun penceresinden görüyorlar o da tartışılır. Tartışacağız. İşinize gelir, gelmez, bir köşede ağlayınız. Hem daha iyi ve çok sesli bir edebiyatı hem de abilikten, erkeklerin egomanisinden arınmış, cinsiyetçilikten uzak, ilkelerini yalnızca paranın belirlemediği bir yayıncılığı savunacağız. Çünkü İletişim Yayınları’nın Serbes’i hiç bekletmeden, tereddütsüz basması yalnızca tek bir yayınevini ilgilendiren bir durum değil, sektörün genelinin meyyal olduğu o “basmaktan çekinmeme” hâline de işaret ediyor.

Emrah Serbes, yaşadıkları ve yaşattıkları sonrasındaki davranışlarıyla, bir erkeklik zehirlenmesinin vücuda gelmiş hâli. Özçelik ailesini öldüren şey de bu zehirlenme ve körlük. Yazdığı mektuptan egomani fışkırıyor. Kaza sonrası hesaplanan teslim olma süresinin sonunda cezadan kaytarma adına terk ettiği vicdanı, altı gün sonra bir şova dönüştürmeyi de biliyor. Sevdiği için öldüren çok pişman olan erkeklerin duygudaşlığı, erdemlilik satmaya kalkışması gibi. O “Allah da benim belamı versin” erkekliği. Yanındaki diğer erkekle suç üstlendirmeye varan ilişkisi aynı erkeklik evreninin bir parçası, (zenginlik durumundan) alfa ve yaverleri, reis ve adamları… Alkollü araç kullanmak, çok yüksek hızla araç sürmek, kurallara uymamak, o erkekçe sidik yarışı, makas atmalar, gaza basmalar, gazı “köklemeler”… Bunlar aynı yere ve erkek ezberine bağlanıyor. Ambulans çağırmama, sonrasında yalan söyleme, işi mağdura suç atmaya vardırma, kendini kurtarmaya çalışma, bunların tamamı o hiyerarşik, mafyatik erkekliğe bir yerinden temas ediyor. Bu temas izden fazlasını bırakıyor tabii, öyle değil mi Emrah, üç kişinin ölümüyle sonuçlanıyor. Ama sen tüm bunlara tüy diker gibi isminin sonunda T olmamasını vurgulayacak kadar da erkekliğe yakın, hakikatin kendisine uzaksın. Ve böyle olabilmek de, kendi gerçeğinden bu kadar koparak uçabilmek de toplumumuzda nedense hep erkeklere nasip oluyor.

Tüm bu entel-maço davranış kalıplarının, afili filintalığın, silahlarla poz vermenin (yeraltı edebiyatı bu değil), lümpen mahalle delikanlısı pozlarının, o “güzel abiliklerin”, o (geleneğe de “muhafazakara” da göz kırpan) belleksiz apolitik asiliğin (isyan hep babişkolara, mahalle muhtarına bile ulaşamadı henüz o isyan ki devlet, AKP filan zor yani) AKP iktidarının da daralttığı, apolitize ettiği kültür alanında mecburen alıcısını bulması ve artık bir kültür sektörünün geneline hakim olması, Emrah Serbes’in üç kişiyi öldürdükten sonra hızla geri dönmesi ve aslında dayatılıyor olmasıyla sonuçlanıyor, karşımıza mide bulandırıcı bir gerçek olarak dikiliyor. Neticede Ot, Kafa, Bavul. Gelenekle geleceğin, sağla solun (zaten Nazımmış Necipmiş ne fark eder ikisi de N harfiyle başlıyor) bir potada eriyiverdiği bir er meydanıdır sektörünüz. Kadın bakış açısına sahip, kadın ve kuir okurların kırılgan erkeklik hikayelerinden, genel olarak son on beş senedir pompalanan, PR’lanan, pamuklara sarılan ve üzerine yaldızlar serpilen, monopolleşen bu ethos’un kendisinden sıkılmış olabileceği hesaba hiç katılmıyor bu denklemde tabii.

Bir gerçek daha var elbette, en az bu kadar yıldırıcı, umut kırıcı olan: ekseriyetle erkek yazarların ve eleştirmenlerin, Emrah Serbes’in yaşattıklarındaki ve cezasızlığındaki orantısızlığı görmeksizin, “yazarın yazma hakkı” gibi farazi, tatsız ve köksüz, güya edebiyat çerçevesinde savunmalarla Serbes’in apolojistliğini yaparken ve Serbes’in ve diğer (mesela tacizci) erkek yazarların şahsında kendilerine pay çıkarır, bir alanı korur gibi bu apolojistliği adeta vazife edinirken, Emrah Serbes’in dışarıda oluşuyla ülkenin adalet sisteminde devam eden şiddetli çarpıklık arasında hiç bağlantı kurmaması. Emrah Serbes gibi bir katil biraz da Demirtaş, Kürt gazeteciler, Gezi tutukluları, düşünce suçluları, fikrini yazan insanlar içeride tutulsun diye dışarıda. Çünkü hapishanelerde gerçekten tam da Emrah Serbes gibilere, tecavüzcülere ve kadın katillerine yer yok ve bu bir norm hâline geldi. Öyle ki sorgulanmıyor bile artık. Emrah Serbes’in “yazma hakkını”, adaletsizliğin ayyuka çıkmış olduğu bu ülkede, bu adaletsizlik bağlamı ortadayken, sanki bir öncelikmiş gibi, ekstra hassasiyet geliştirerek savunmaları bir farsa dönüşüyor. Çünkü bir entelektüelden, bu kuru apolojistlikten ve işeyerek alan belirler gibi statüko savunması yapmaktan daha iyisini beklersin. Erkeklerin edebiyat dünyası belki düşünsel ve eleştirel olarak bundan öteye gidemeyecek de. Beklememek gerekiyor. Özellikle de, “yazma hakkı” argümanı haricinde, edebiyat yayınlarında da İletişim Yayınları’nın aceleci tutumunu eleştiren tek bir karşıt görüş yazısının yazılmadığı, taciz ifşaları gibi bunun da süreli veya çevrimiçi edebiyat yayınlarında kesinlikle konu edilmeye değer bulunmadığı düşünülürse, gerçekten de beklememek gerekiyor. Bunlar yalnızca Twitter’da tepki görüp üzeri kapatılması gereken meseleler olmasa ve edebiyat dünyasını (öyle bir dünyanız vardı sizin, değil mi) ilgilendiren şeyler olsa gerek.

Emrah Serbes’in yaşattıkları ve sonrasında dayatılır gibi ortalığa salınması, hem kültür sektörü, hem erkeklik ifadesi hem de kamusal adalet duygusunu ve vicdanı yaralayıcı niteliği bağlamında moral bozucu ve itiraza mecbur bırakan, ağır, provoke edici bir mesele. Toplumumuzda bireyin genellikle cebirle engellenegelmesine alışık olduğumuz için, aksi bir durumda şaşırabiliyoruz. Şimdi önünde bir engel yok. Onu kim engelleyebilir? Kim onu o yüksek eserlerini vermekten yani inanılmaz lüzumlu bir Behzat Ç. dizisi yapmaktan alıkoyabilir artık? Ve cebirle engellenmeyen bir Emrah Serbes, herhangi bir utanması da olmadığı için aramızda dolaşabilir, yazabilir, üç kişiyi henüz öldürmüşken “sonunda T yok” diye bağırabilir, “Allah beni kahretsin tamam mı” erkekliğini sergileyebilir, tövbe şovları yapabilir, oyuncu arkadaşlarıyla poz verebilir ve bunları pişkin pişkin sosyal medyada paylaşabilir. Ama bunun insanların vicdanıyla, aklıyla alay etmek, bir utanmazlık ve yüzsüzlük biçimi, cezasızlığın sergilenişi olduğunu, onunla poz vermenin utanmazlığa ortaklık olduğunu birileri söyleyecek, birçok insan da kendini bunları söylemek zorunda hissedecek. Birileri Özçelik ailesini unutmayacak, hatırlatacak. Çünkü bu ülke adalet duygumuzu zaten yaralamıştı, bu vaka bu yarayı kanatıyor. Failler dışarıda geziyor ve biz de bu faillerin öyle ya da böyle, ister bir sektör, ister devlet, ister toplum tarafından ödüllendirildiğine tanıklık ediyor, buna maruz bırakılıyoruz. Ödüllendirilen bir fail olarak Emrah Serbes, cezasız dolaşan ve yeni suçlar işleyen diğer faillerden ayrı değil ve Behzat Ç.’nin senaristi olması onu özel kılmıyor. Kıldığı iddia edilebiliyor, o da iddia sahibinin ayıbı ve aymazlığıdır.

Bu yazı da aslında bir yaptırım talebi değil, bu ağır adaletsizliğe bir itiraz, böyle bir toplumun ve ahlakın reddi. “O bir yazar, yazdığını yaptığından ayıralım” ya da “devlet ceza vermemiş kendini eve kapamak zorunda değil” gibi argümanlar, işte bu yüzden eşitsizlik ve adaletsizlik bağlamını taraf tutarak gözardı eden, söyleyeni alçaltan zavallıca birer demagoji olmaktan öteye gidemiyor.

Ama boykot eden, seçen okur, politik okur, edebiyatın bir öznesidir. Erkek yazarın götünü göklerden ancak o yere indirebilir: bayat erkeklik hikayelerini de okumayı reddederek. Ben tacizci bir yazarı okumayacağım, diyebilir bu okur. Ben yalancı bir katili okumam, diyebilir. Bir okur, Özçelik ailesinin Torbalı Kavşağı’nda her şeye hakkı olduğunu düşünen bir zengin erkeğin arabasıyla nasıl öldürüldüğünü, yerini bulmayan adaleti unutmayacağım, diyebilir. Böyle bir ülkede (T.C.) bunlar da gayet ve kesinlikle edebiyatın konusudur.

İyi edebiyat da haktır üstelik. Yayınevinizden ısrarla isteyiniz.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − eighteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.