Asiye Müjgan Güvenli ile Dipnot yayınlarından çıkan; aile ve çevre baskısı, gelenekler, erkek egemenliği, yoksulluk, şiddet ve dışlanmışlık gibi nedenlerle çıkış yollarının tıkanmasından ötürü ‘Elinden Kaza Çıkan Kadınlar’ kitabı üzerine konuştuk.

Seni neredeyse 35 yıl sonra cezaevindeki tanıklıklarını yazmaya iten ne oldu?

Bu kitap benim yazmayı kendime ‘görev’ edindiğim üçüncü ve bu bağlamda son kitap. Öncelik tabii ki politik tutuklulardı. O kitapla (Taş Duvarı Aşan Kahkahalar) politik tutukluları azgın baskılarıyla mahvettiklerini düşünen iktidara yanıldıklarını göstermek istedim. İkinci kitabın konusu Avrupa’da yabancı düşmanı olmayan yerlilerin yabancılarla ilişkilerindeki Avrupa merkezci bakış açısından kaynaklanan çarpıklıklardı.

Bu kitaptaki tanıklıkları ise yıllardır yazmayı düşünüyordum. Toplumda en az tanınan, kısmen sadece yargı tarafından değil, toplum tarafından da cezalandırılan bu kadınlar üzerindeki görünmezlik perdesi kalksın istedim. Bu kadınlar ağırlıklı olarak köy ya da kasaba kökenliydiler. Ancak eylemleri, özellikle de ‘koca katli’ bağlamında, kentli kadınlarla aynıydı. Benzer açmazlarla kuşatılmışlardı. Erkek şiddeti kaba kuvvetin yanı sıra egemen ve belirleyici tutumlarda da beliriyor. ‘Koca katli’ gerisinde-yanında bir de aşk ilişkisi olunca (Belma örneğinde evliliğe zorlama, Süheyla örneğinde tehdit ve tecavüz) bir çeşit ‘zorunluluk’ olarak beliriyor. Öte yandan tanıklıklarımı ‘özel olan politiktir’ ile de bir araya getirince bunları yazmak adeta zorunluluk oldu. Bu tanıklıklarımı kurguyla örmenin keyfi de yazar olarak benim payıma düşen kısmı oldu.

“Elinden Kaza Çıkan Kadınlar” adını seçerken ne düşündün?

Kaza istemeden meydana gelen olaydır. Karpuz keserken insan parmağını kesebilir, ya da koca bıçağın üzerine düşebilir! Bu kitaptaki tasarlanmış diyebileceğimiz (bakır zehirlenmesi, Belma, Süheyla) eylemler de sonuç olarak bu kadınların başka çıkış yolu bulamamasından kaynaklanıyor. Bu anlamda tamamen isteyerek yapılan eylemler değil. Bu bağlamda bu kadınların eylemleri de bence ‘kaza’ kategorisinde görülebilir. Sözgelimi ilk öyküde kesinlikle tasarlama yok, kadının yaşadığı şiddete yastıkla cevap vermesi. ‘Kültablası’ da keza istemeden ve tasarlamadan ölüme sebep olma. Bu nedenle bu başlık. Bu arada şunu da eklemeliyim: ‘Koca/sevgili/erkek katli’nde kullanılan aletler genellikle yastık, soğan bıçağı, kültablası gibi ev eşyaları. Peri kendisini yaralayan bıçağı kullanır. Semahat bir çocuk olarak koruma altına alınması gerekirken hapishaneye gönderilir.

Türkiye’de feminist hareket/kadın hareketi uzun yıllardır gerekçesinde erkek egemenliği yatan davaları politik davalar olarak görüp, bu davalara müdahil olmaya çalışıyor. Özellikle kadınların erkek şiddetine karşı meşru müdafaa zemininde ölmemek için öldürmek zorunda kaldıkları çok sayıda dava kadın hareketinin gündeminde. Senin hikayeleştirdiğin kadınların da bir bölümü öldürmek zorunda kalan kadınlar. Cezaevinde yattığın dönemlerde bu davaların politikliği üzerine düşünmüş müydün?

Hayır, hiç böyle düşünmemiştim. Ancak bu kadınları yargılamamıştım da. O zamanlar henüz feminist değildim. 1980 yılında birisi bize feminist dese, hakaret sayardık!

Bence sadece meşru müdafaa değil, koca-baba-sevgili kısaca erkek öldüren/öldürmek zorunda kalan kadınların belki hepsinin değil ama çoğunun eylemlerinin gerisinde erkek egemenliği, baskı, şiddet, tecavüz, cinsel istismar yatıyor. Bence bunlar da politik davalar kapsamına girmeli. Kadın katillerinin hakim önüne takım elbiseyle ellerini önde bağlayıp çıktıkları bir ülkede sanırım yelpazeyi kadınlar lehine daha da genişletmek ve politikleştirmek elzem.

Kitabında birkaç öykünde silahı çekmek, “namusu kurtarmak” kadına düşüyor.

Kan davası erkek tarafindan da sürdürülse, kadın tarafından da yerine getirilse çok acı. Geleneklerin tutuculuğuna çok iyi bir örnek bence kan davası. Geleneksel ilişkilerde kadınlardan beklenen sadece çocuk-yaşlı bakımı, ev işleri (köylerde tarla da dahil) vb. değil, namusu da kurtarmak. Bunu kadınlar da içselleştiriyorlar bu acımasız sarmalda. Bazen ödüllendirilir de kadın: kayınpederin gelininin tetiği çeken elini öpüp başına koyması gibi.

Zina suçundan gelen kadınların ortamı neşelendirdiğinden bahsetmişsin. Oysa özellikle o dönemlerde zina yapan kadın aşağılanırken cezaevinde sence neden neşeyle karşılanıyor?

Doğru, ‘zina’ o zamanlar ‘aşağı suç’ olarak görülürdü kadınlar arasında. Hatta ‘Kösem’deki ‘zina’dan gelen kadın dahi sadece kocasından dayak yediğinden değil, zinadan tutuklanmış olmasından da utanıyordu. Tekdüze hapisane yaşamında zinadan gelip giden bu kadınların hikayelerini dinlemek özellikle ‘ağır mahkumlar’ için bir çeşit soluk alma gibiydi. Öte yandan unutmayalım ki, ‘zina’ toplumda (kadınlar arasında da hatta) aşağılanan bir şeydi. Belki de bu nedenle bu kadar uzun süre bir ceza maddesi olarak kalabildi.

Son olarak neler söylemek istersin?

Romanlardan söz etmek isterim. Biliyorum hiç kimse cüzdanının çalınmasından, evinden birşey çalınmasından hoşlanmaz. Hoşlanmak ne kelime, öfkeyle karşılar. Olay tabii ki sadece ‘özel mülkiyet’ değil, tersine bir biçimde insanın özeline müdahale. Ancak bu kitapta anlattığım Roman kadınlar da aslında elinden başka türlü kaza çıkan kadınlar. Bunların hiç birinin okuma-yazması yoktu, bir hırsız evinde dünyaya gelmişlerdi ve sadece hırsızlık öğrenmişlerdi. Anlattığım bu üç kadın da meslekleriyle gurur duymuyorlardı. Sadece başka seçenekleri olmamıştı hayatta. Meslekten çıkmayı düşünen Resminur bunu başarabildi mi bilmiyorum. Fadime emekli olabildi mi? Bu kadınların her şeye rağmen yine de kısmen mutlu Romanlar olduklarını söylemeliyim. Başka bir cezaevinde ‘arabacılar’ olarak anılan Romanlar ayrı bir bölümde yaşarlardı ve diğer kadınlarla kesinlikle ilişkileri yoktu. Hapishanede bile soyutlanmışlardı.

Bu söyleşi için Çatlak Zemin’e teşekkürler. İyi ki varsınız!

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

13 + eighteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.