Feministlerin CEDAW’ın uygulanması için yaptıkları ilk kampanyadan bu yana öğrendiğimiz ve yaptığımız gibi esas olan bizim bu izleme sürecinin her aşamasını da politik mücadele alanı olarak kullanmaya devam etmemiz ve hayatın her alanında sürdürdüğümüz feminist mücadelemiz.

Türkiye’nin 8. Gözden Geçirilmesi’nin yapıldığı Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 82. Oturumu bu yıl 13-15 Haziran’da gerçekleşti1. Mor Çatı’nın da içinde olduğu kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin ortaklaşa biçimde hazırladığı gölge raporun detayları şurada. Gözden geçirme sonucunda Komitenin hazırladığı Nihai Yorumlar ise 4 Temmuz itibariyle şurada açıklandı2. Bu yazıda ben CEDAW Komitesinin Nihai Yorumlarında gölge raporumuzu dikkate almasını sağlamak için bir çalışma yürütmek amacıyla Mor Çatı gönüllüsü olarak, Türkiye’den başka kadın ve LGBTİ+ örgütlerinden kadınlarla birlikte katıldığım izleme sürecindeki deneyimlerimi aktarmak istiyorum.

Öncelikle söylemeliyim ki CEDAW yabancısı olduğum bir konu değil. Doktora tezimi Türkiye’de kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin CEDAW etrafında yürüttüğü politika ve mücadele yöntemleri hakkında yazdım. İki yıla ve İstanbul, Ankara, İzmir, Bodrum, Diyarbakır, Van gibi illere yayılan saha araştırmam sırasında yıllardır alanda emek veren çoğu feminist birçok kadın bana, dün gibi hatırladıkları CEDAW izleme toplantısı deneyimlerini, New York’ta ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler binasını, oturumların gerçekleştiği salonları, hem komite ile hem kendi aralarında yaşadıkları çekişmeleri ve dayanışmayı, kimi zaman kızgınlıkla kimi zaman coşku ve heyecanla anlattılar. Gayet bürokratik, sıkıcı, yavaş işleyen, formalite ve prosedürlerle dolu bir mekanizmanın aslında kadınlar tarafından nasıl kullanılabildiğini, o yavan ve donuk, sınırları önceden net şekilde belli olan, herkesin belli bir görevi ve imajı performe ettiği toplantıların arkasında farklı güç ilişkileri, eşitsizlikler ve ayrımcılıklar ekseninde nasıl canlı bir mücadele yürütüldüğünü onlardan öğrendim. Kadınlar bu toplantıları bir yandan feminist mücadele ve kendi hayatları bakımından çok büyük ve çok önemli bir dönüm noktası gibi heyecanla anlatıyorlardı. Fakat bir yandan da görüşmelerimizin tamamına baktığımda (çelişkili de gözüken bir şekilde) bu toplantıları yürüttükleri çok geniş bir feminist mücadele hikayesinin yalnızca küçük bir parçası olarak ortaya koymuşlardı. Kendi CEDAW deneyimim de aynı çelişkiyi içinde barındıran biçimde bir yandan feminist politik mücadele açısından çok önem ve değer atfettiğim (Komite ile yapacağımız toplantının sabahında yaşadığım stresi en son ÖSS’de yaşamıştım) ama aynı zamanda mekanizmanın resmiyetinin, prosedürel yapısının ve yavaşlığının (bildiğimi sandığım) sınırları ile sert biçimde yüzleştiğim ve ancak feminist mücadelenin uzun ve zorluklarla dolu bir yol olduğunu kendime hatırlatarak daha iyi hissedebildiğim bir deneyim oldu.

İlk günkü dostane hava

İzleme toplantıları üç gün sürüyor. Türkiye’nin de değerlendirildiği 82. Oturum’da Azerbaycan, Portekiz ve Namibya’nın da devlet raporu gözden geçirildi. İlk gün komite üyelerinin bir araya gelmeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği temsilcisinin açılış konuşması ve komite üyelerinin son bir yılda yaptıkları faaliyetlere dair sundukları bildirimlerle başladı3. 

İlk günün sabahında, pandemi nedeniyle uzun zamandır birbirlerini görememiş olan komite üyelerinin birbirlerini ilk gördüklerinde heyecan ve bağırışlarla birbirlerine sarılmalarını söylemeden geçmemek gerek. Komite üyelerini ilk defa gördüğümüz ve etkileşime geçtiğimiz bu anlarda onların bu resmiyetten uzak, heyecanlı hallerini ve kendi aralarındaki dostluk ilişkisini görmek bizi de güldürdü ve beni kişisel olarak bir parça rahatlattı. Rahatlattı diyorum çünkü bin bir emekle, zorlukla, sınırlı kaynaklarla ve çok az kişi olarak orada olmanın verdiği bir sorumluluk duygusuyla, toplantıya giderken komite üyelerinin nasıl ve ne kadar ulaşılabilir olacağı, onlara alandaki sorunlarımızı ne kadar aktarabileceğimiz konusunda endişeler yaşıyordum. Bütün hedefim komite üyelerine mümkün olduğu kadar çok sorunu aktarabilmek ve bu eksikleri devlet heyetine sormalarını sağlayabilmekti. 

Toplantının yapıldığı salonda kadın ve LGBTİ+ örgütleri olarak bizim, devletlerden gelen üyelerin ve Komite üyelerinin oturdukları masalar ve bölümler bakımından saha araştırmamda bana anlatılandan çok daha farklı bir mekânsal atmosferle karşılaştım. Hayal ettiğim şey biraz şu şekildeydi: Keskin sınırlarla ayrılmış, devlet ile komite üyelerinin karşılıklı oturdukları bölümler ve daha “kenara” itilmiş bir sivil toplum grubu. Oysa bu yılki toplantı salonunda her grup (komite üyeleri, devlet ve sivil toplum) için belirlenmiş ayrı uzun masalar olsa da masaların birbirine göre konumu sivil toplumu dışarda bırakan bir şekilde değildi; devlet heyetinin masası ile paralel olarak konumlanmıştık; bu da beklediğimden görece daha az hiyerarşik bir ortam yaratıyordu. Tabii buradan heyetin başı olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın da o masada oturduğu anlaşılmasın; o, Komite başkanı ile birlikte bütün salonu gören ana podyumda oturuyor ve sorulara yanıt veriyor. Bu mekânsal düzenlemeler elbette çok önemli. Birleşmiş Milletler gibi (tabii ki elit ve resmi) bir kurum içinde biraz da olsa güven ve rahatlık duygusu uyandırıyor; oranın parçası olma hissini veriyor. Bu his sık sık Komite üyelerinin yanımıza gelerek “Burada olmanız çok önemli” ifadeleri ile ve o gün salonda birlikte olduğumuz Portekiz ve Azerbaycan’dan gelen sivil toplum örgütlerinden kadınlar ile yaptığımız paylaşımlar ve feminist ortaklık ve mücadele hissi ile de pekişti. 

İlk gün öğleden sonraki oturumda Komite önce ulusal insan hakları mekanizmalarının sunumlarını dinledi. Türkiye’den Kamu Denetçiliği Kurumu yetkilisi sunum yaptı. Daha sonra sivil toplumun hazırladığı sözlü bildirilere geçildi. Dört ülkenin de sivil toplum örgütlerinin hazırladıkları sözlü bildiriler arka arkaya okundu. Tabii yine CEDAW izleme prosedürlerinin kısıtlayıcı bir özelliği olarak çok kısa zaman verilen sözlü bildiriler için son dakikaya kadar yapılan değişikliklerle arkadaşlarımız politik içeriği kaybetmeden metni kısaltmaya çalıştılar. 20 kadın ve LGBTİ+ örgütünün oluşturduğu CEDAW STYK platformu olarak hazırladığımız sözlü bildiride İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının uzun yıllardır süren kazanılmış haklara saldırıların bir parçası olduğunu ve yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğünün ortadan kalktığını dile getirdik; bağımsız kadın ve LGBTİ+ örgütlerine yönelik tehditleri vurguladık. Kaos GL, SPoD, Özgür Renkler ve Pembe Hayat dernekleri yaptıkları ortak sözlü bildiride Türkiye’deki lezbiyen, biseksüel, interseks ve trans+ kadınların (LBTI+) yaşadıkları sorunlara dikkat çektiler. Havle Kadın Derneği de sözlü bildirisinde çocuk yaşta erken ve zorla evlendirmelere ve kadınların soy isim konusunda yaşadıkları ayrımcılıklara dair bilgi verdi. Komite üyeleri Kamu Denetçiliği’ne yönelik olarak İstanbul Sözleşmesi’nden çıktıktan sonra kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda neler yapıldığını ve Kamu Denetçiliği Kurumu’nun bağımsız ve tarafsız olarak işleyip işlemediğini sordu; kurum yetkilileri tarafından sorulara yazılı yanıt verileceği söylendi.

İkinci gün değişen atmosfer

Bu sakin ve görece dostane ortamın ikinci gün neredeyse gözle görülür biçimde hissedilen tam tersi yöndeki dönüşümünü ise anlatmaya kelimeler yetmez. İkinci gün gölge raporlarıyla sürece katılan bağımsız örgütler açısından epey önemli oluyor, çünkü öğle yemeğinde komite üyeleri ile farklı bir odada, kapalı bir toplantıda bir araya gelerek alandaki duruma dair en son ve yakıcı bilgileri paylaşmak için bir fırsat yaratılıyor4. Ancak tabii aile hukukundan kadına yönelik şiddete, istihdamdan eğitime katılıma, sağlık haklarından faydalanmaya kadar birçok konuda Türkiye’de kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik ayrımcılıkları o kadar kısa zamanda aktarmanın kendisi adeta bir sınav ve zaten tahmin edilebileceği üzere böyle bir toplantıdan tatmin olmuş bir hisle, söylenmesi gereken her şeyi iletmiş olarak çıkmak pek mümkün değil. Toplantıdan çıktığımda Mor Çatı’daki arkadaşlarımla birlikte üzerinden geçerek belirlediğimiz kadına yönelik erkek şiddeti ile mücadelede yapılmayan ve yapılması gerekenlere dair aktarım notlarımın yalnızca bir kısmını aktarabildiğimi düşünüyordum; gerisini aktaramamakla ilgili yoğun bir hayal kırıklığı hissi ile Komite’nin devlete yönelik sorularını sorduğu (ve bizim tamamen sessiz kalmak durumunda olduğumuz) öğleden sonra oturumu başladı. 

Komite üyeleri devletler tarafından seçilen ama hâlâ bir kısmı feminist, alanına hakim kadınlardan oluşuyor. Ama bu durum yine de onlarla aramızdaki mesafeyi ortadan kaldırmıyor. 

Orada yaşadığım en büyük endişe “Acaba Komite İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı ve son dönemde sürekli daha da artan kadınlara yönelik saldırıları üstüne basa basa soracak mı?” diye oldu. Ancak iki gün süren oturumlarda Türkiye’nin raportöründen başlayarak birçok üyenin (hatta bir kısmı kendi uzmanlık alanları dışında da söz alarak) İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış kararının kabul edilemez olduğunu, neden yapıldığına dair bir açıklama beklediklerini, ayrımcılıkla mücadele edilmek isteniyorsa bu kararın mutlaka gözden geçirilmesi gerektiğini iletmesi önemliydi. 

Komite üyeleri ayrıca ayrımcılıkla mücadele için özel bir yasa olup olmadığını; kadın ve LGBTİ+ örgütlerine yönelik artan saldırıları, keyfi tutuklamaları ve polis şiddetini; kadın cinayetlerinde etkili soruşturma yapılıp yapılmadığını; özellikle pandemi dönemi ve sonrasındaki ekonomik kriz ve içinde bulunduğumuz iklim krizi döneminde kadınların ekonomik güçlenmesi ve iş hayatına eşit katılımları için alınan önlemleri; çocuk yaşta erken ve zorla evlendirmeyi engellemek için nasıl politikalar geliştirildiğini; cinsel haklar ve üreme haklarının eğitim sistemine nasıl ve ne kadar dahil edildiğini; kürtaj hakkı yasal olsa da uygulamada kadınların bu haklara neden erişemediklerini sert biçimde ve ısrarla sordular.

Bu sorulara verdiği yanıtlarda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı, Sözleşme’den çekilmiş olsak da kadına yönelik şiddetle mücadele etmeye devam edildiğini söyledi, “değişen sadece araçlarımız” dedi. Bakan ayrıca hiçbir gruba özel bir ayrımcılık yasası olmadığını, çünkü Anayasa’nın 10. maddesinin herkesi kapsadığını söyledi. Oysa Feride Acar’ın da dediği gibi biliyoruz ki bu Komite’nin sorduğu soruya bir yanıt değil. Komite yasaları değil, gerçek yaşamda eşitliği sağlamak için alınan önlemleri soruyor. Bakan tutuklanan kadın siyasetçilerle ilgili olarak bu kişilerin suç tanımına giren eylemleri olduğunu ve bu konuyu tartışmaya gerek olmadığını söyledi. Çocuk yaşta erken ve zorla evlendirmelere alan açan Medeni Kanun’daki 18 yaşından küçük çocukların özel izinle evlenebilmelerinde hakimlerin çok dikkatli inceleme yaptığını söyledi; daha önce alanda çalışan örgütlerle hiç paylaşılmamış olan verilerle argümanlarını desteklemeye çalıştı, ancak komite üyeleri bu konuyu ısrarla gündeme getirmeye devam ettiler. 

Fakat tabii böyle yazıldığı gibi yaşanmıyor. Sivil toplum olarak bu oturumlarda söz almamız mümkün değil. 6284 sayılı Kanun’un uygulanması, şiddetle mücadelede kurumlar arası koordinasyon, kadın cinayetlerinde etkili soruşturma gibi birçok konuda her gün kötü uygulamaları yaşayan gören bir feminist örgütten gelen biri olarak benim için orada söylenen yanlış ve eksik bilgilere sessiz kalmanın yarattığı stres, hüsran, öfke ile baş etmek hiç kolay olmadı. Bazı anlarda Komite üyeleri devlet grubundan “verilmiş gibi yapılan” bir yanıtın aslında yeterli olmadığını tekrar söz alıp ifade etti ve benim de orada bağırarak söylemek istediğim bir şeyi dile getirmiş oldu. Ama tabii mesela kürtajın fiili olarak yasak olması konusunda sorulan bir soruya Bakan’ın verdiği “Türkiye’de gebelik isteğe bağlı olarak 10. hafta sonuna kadar sonlandırılabilir. Devlet hastanelerinin kürtaj yapma konusunda bir isteksizlik göstermesi söz konusu olamaz.” şeklinde verilen yanıt ile hakikat ayaklar altına alındığıyla kalmış oldu. Bakan “Türkiye’de isteyen herkes istediği her yerde protesto yapabiliyor.” derken Sıraselviler’den püskürtülen feminist gece yürüyüşünü, parti mekanı önünde bile maruz kaldığımız biber gazını hatırladım örneğin, ama söz alamamanın getirdiği dolup taşma hissiyle kalakaldım; birlikte orada olduğumuz arkadaşlarım da, UN TV’den oturumu izleyen kadınlar da benzer hislerde olduklarını paylaştılar. Bu duyguyu en son Barış Akademisyenleri davalarını birlikte takip ettiğimiz arkadaşlarımla birlikte Çağlayan Adliyesi’nin birçok farklı ağır ceza mahkeme salonunda yaşadığımı hatırladım. Bir gün öncesinde hiyerarşinin olmadığı, sakin ve dostane görünen salon zihnimde birden hakikati dile getirmek isteyenlerin konuşamadıkları bir mahkeme salonuna dönüşüverdi.

Çatışmalı geçen ikinci günden sonra üçüncü gün görece daha sakin ve “diplomatik” şekilde tamamlandı. Günün sonunda üyeler verilen yanıtların birçoğundan tatmin olmadıklarını açıkça dile getirdiler; Komite başkanı kapanış konuşmasında “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin kadınlar için iyi bir şey olduğuna ikna olmuş değiliz ve bunun kötü sonuçları olacağını düşünüyoruz.” diyerek açıkça bu durumu ifade etti.

Sonuç olarak

Uluslararası izleme mekanizmalarının işleyişi ve etkisini ele alırken kadınların her aşamada ve ölçüde ilmek ilmek ördükleri politik mücadeleyi gören bir perspektiften bakmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu mekanizmalara dair, indirgemeci bir şekilde işlevsiz olduklarının iddia edilmesine, kadınların emeklerinin, adım adım elde ettikleri yapısal, yasal ve uygulamadaki değişimlerin görünmezleştirilmesine karşı çıkmak gerekiyor. Fakat tabii Türkiye başka bir uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkmışken, aşırı sağın yükseldiği bir dünyada temel hak ve özgürlükler kolaylıkla ayaklar altına alınıp hiçbir hesap verme yükümlülüğü uygulanmazken, CEDAW biz feministler için ne anlam ifade eder, bu izleme mekanizmasını takip etmek feminist politik mücadelemiz açısından bir anlam taşır mı gibi soruları sormak yine de her zaman önemli ve gerekli. Komite’nin ısrarlı ve sert soruları bende henüz bu mekanizmanın tamamen anlamsız hale gelmediğine dair bir ipucu oluşturdu. Ya da örneğin Nihai Yorumlarda vurgu yapılan, şiddete maruz kalan kadınların eksik ve yanlış bilgilerle caydırılarak faillere dönmeye ikna edildiğine ve yasa ile uygulamalar arasında artan boşluğa yapılan vurgu, bende yakalayabildiğim Komite üyelerini tam da bu konularda darlamış olmamın belki de ufak bir katkısı olduğuna dair bir küçük inanç ve umut yarattı; orada olmamızın gerçek bir etkisi olduğunu düşündürdü. Ancak zaten feministlerin CEDAW’ın uygulanması için yaptıkları ilk kampanyadan bu yana öğrendiğimiz ve yaptığımız gibi esas olan bizim bu izleme sürecinin her aşamasını da politik mücadele alanı olarak kullanmaya devam etmemiz ve hayatın her alanında sürdürdüğümüz feminist mücadelemiz. 

[1] CEDAW ve Türkiye’de kadın ve LGBTİ+ örgütlerin CEDAW etrafında yürüttükleri mücadelenin tarihi hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz şuralardan başlayabilirsiniz: https://kadinininsanhaklari.org/savunuculuk/uluslararasi-sozlesmeler-ve-mekanizmalar/cedaw/

https://www.catlakzemin.com/11-haziran-1985-turkiye-cedaw-sozlesmesini-onayladi/

https://www.catlakzemin.com/7-mart-1986-feministlerden-ilk-kampanya-cedaw-uygulansin-kampanyasinda-imzalar-tbmmye-verildi/

[2] Nihai Yorumlarda öne çıkan konuları Mor Çatı olarak şu zincirde toparladık.

[3] Burada, önceden biraz bilgim olmasına rağmen yine de tanık olması önemli olan bir konu, komite üyelerinin BM Genel Sekreteri temsilcisine Genel Sekreterliğin rolüne dair getirdikleri eleştiri oldu. Komite üyeleri yıl içindeki faaliyetlerini kendi inisiyatifleri ile yaptıklarından, maddi olarak desteklenmediklerinden ve en temelde CEDAW Komite üyelerinin yürüttükleri çalışmalara dair bir kurumsal yapı olmadığından şikayetçi oldular. CEDAW’ın ve diğer uluslararası izleme mekanizmalarının değişen politik konjonktürle de birlikte finansal kaynaklarının azaldığını, seçilen komite üyelerinin git gide daha az liyakata göre belirlendiğini biliyoruz. Ama tabii yine de o gün orada bir sonraki oturumda Türkiye devletinin yaptığı yasal ve uygulamaya dair dönüşümlere dair “hesap soracak” konumda bir yapı olarak komite üyeliğinin de BM Genel Sekreterliği ile başka açılardan mücadeleler yürütmek durumunda kalan bir aktörler grubu olduğunu görmek benim için uluslararası mekanizmaların işleyişini düşünürken akılda tutulması gereken bir dinamik olarak belirdi.

[4] 1997 yılındaki izleme toplantısında, komite ile öğle yemeği prosedürü henüz yerleşmemişken, CEDAW izleme süreci bağımsız kadın örgütlerinin katılımına yine kadınların çabası ve mücadelesi ile henüz daha bu kadar açılmamışken Komite üyelerini tuvalete gittiklerinde yakalamaya çalışan feministleri hatırlamakta fayda var. Daha fazla bilgiye şuradan ulaşılabilir: https://kadinininsanhaklari.org/wp-content/uploads/2021/06/cedawFINAL.pdf

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

20 − three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.