17 Mayıs 1987’de Yoğurtçu Parkındaki yürüyüşle başlayan Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası çerçevesinde, kadınların tanıklıklarından derlenen bir kitap 3 Mart 1988’de yayınlanır: Bağır Herkes Duysun! Sekiz aylık bir çalışmanın ürünü olan ve kadınların dayak öykülerinden oluşan kitap Kadın Çevresi yayınlarından çıkar.

Kitabı hazırlayanlar; Banu Paker, Canan Arın, Gülnur Savran, Nesrin Tura, Pervin Ulusoy, Sedef Öztürk, Selma Altun ve Şahika Yüksel’dir. Bu kitabı kadınların acı deneyimlerini dolaylı da olsa paylaşmanın ilk aracı olarak görürler.

Tanıklık toplama aşamasında, kitabın iskeletini oluşturacak anket sorularından yola çıkarlar. İlk taslak ve tanıklıkların bir araya getirildiği akşam toplantılarından sonra bazı hakikatlerin farkına varırlar: Dayak yemiş kadınlar / dayak yememiş kadınlar ayrımı geçersiz bir ayrımdır. “Birbirimize ve bize öyküleriyle katılanlara o kadar tanıdık, o kadar yakın hale gelmiştik ki, dayak tehdidini hepimiz ensemizde hissederken, ortak öfkenin verdiği güveni de taşımaya başladık. Bu ortak güven bizi şu sonuca ulaştırdı: Ya dayak tehdidi hepimizin başında olacak, ya da hiçbirimiz dayak yemeyeceğiz. Bunun orta yolu yok.” (s. 8-9)

Tanıklıklar apaçık gösterir ki dayağın meşru ortamı; ailedir, kapak resmindeki gibi adı “Huzur” olan apartmanlardır. Aile içi dayak; ömür boyu işkencedir. Ne sadece alkolikler/ hastalar, ne sadece işsizler/ cahiller/ kültürsüzler, ne de sadece “kötü” adamlar döver. Gelişmiş ülkelerde dayak olmadığı, yaygın bir yanlış bilgidir. Ve sığınaklar; dayaktan korunma evleridir.

Kitap iki ana kısımdan oluşur. İlk kısımda tanıklıklara dayanarak aile içinde dayağın yaygınlığı, “meşruluğu”, tanıkların sosyoekonomik ve kültürel çeşitliliği sergilenir ve ardından dayağın nedenleri irdelenir. İkinci kısımda ise kadınların dayağa rağmen ilişkilerini neden sürdürdükleri açığa çıkartılır.

Dayağın, bir iktidar ilişkisi kurulması ve yeniden üretilmesi için bir araç olduğunu tespit ettikten sonra, alınacak önlemleri aşama aşama düşünmek gerektiğine karar verirler. Acil önlemlerden, uzun dönemli çözüm yollarına ve sığınaklara, Batı ülkelerindeki deneyimlere bakarlar. Tanıklık yapmış kadınların kendi aralarında toplanmaya başlamasıyla somut bir dayanışma da kurulur.

Kadınları asıl bağlayan zincirin, ekonomik, maddi güçlükler aşıldığında bile, ayrılmaya ideolojik ve psikolojik olarak hazır olmamaları olabileceğinin altını çizerler. Bilinç yükseltme gruplarının tarihini, faydalarını ele alırlar. Geleneksel psikoterapilerin, çoğunlukla statükoyu; erkeğin iktidar sahibi, kadının da bağımlı konumda olması gerektiğini savunarak, kadının önündeki zorlukları artırabildiğine dikkat çekerler. Mevcut anlayışı eleştiren, ev içi şiddetle feminist bir çerçevede ilgilenen yöntemler hatta kuramlar geliştirmeye çalışan feminist psikoterapistlerden bahsederler.

Sonuçta bu kitapta kurtulmanın “ilk adımları” olarak, dayanışmaya ve örgütlenmeye işaret ediliyor. Kadın+lar arasında dayanışma ağları kurmak bugün de aynı hayati önemi taşıyor.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.